Şimdi söyleyeceklerim herkes adına değil benim gibi düşünenler adına, benim gibi düşünen kimse yok ise kendi adıma…
Kayaköy’de bu gece rüzgâr camları sadece sarsmıyor, adeta içeri girmek için kapıyı tırmalıyor. Hammur abi her zamanki gibi kapıyı yarım bırakmış; “İçeri ne giriyorsa girsin” der gibi bir hali var. Ben masadayım,önümde sıcak şarabım. Sıcak şarap, şarapların kralıdır… İnsanın içini ısıtır… Bir de yanında kelle söğüş varsa en harika ziyafet sofrasıdır… Üzümlü şarabı içebileceğiniz en leziz şaraplardandır. Tabi şimdi onu devlet kotaya bağlamış, bizimkilerin çoğu halen leziz el yapımı şaraplar yapıyorlar ama bazı üçkağıtçılar içine şeker katıyor, alkol oranı yükselsin diye ve bozulmaması uzun süre sağlıklı kalması için kükürt atanları es geçiyorum. Üzümlü şarabı candır. Hele bir de bu mevsimde sıcak şarap yaparsanız… Neyse konuyu dağıtmayayım.
Uzun zamandır dinlenmemişim gibi bir his var üzerimde. Ama bak, mesele uyku falan değil. On saat de uyusam, bir şişe üzümlü şarabı içip sızsam da değişmiyor. Bu içimin yorulması. Ruhun, üzerine binen binlerce küçük toz tanesinin ağırlığı altında ezilmesi gibi bir şey. Hangi toz tanesi belimi büktü, hangi rüzgar bu ağırlığı getirdi, ayırt etmek imkansız. Her şey biraz fazla geliyor işte. Gökyüzü fazla mavi, turistlerin neşesi fazla gürültülü, keçilerin çan sesleri fazla metalik.
Günler geçiyor, Kayaköy’ün dar yollarında toz çıkararak birbirini kovalıyor. Hepsi birbirinin aynısı, sanki tanrı aynı bayat filmi başa sarıp sarıp izletiyor bana. Yeni bir şeyler olmuyor değil, elbet oluyor; bir teke sakatlanıyor, bir komşu ölüyor, fırında ekmek yanıyor. Ama hiçbir şey gerçekten farklı hissettirmiyor. Aynı döngü, aynı lanet olası çark. Bir farenin çarkında dönüp duruyorum ve en kötüsü, peynirin yerini çoktan unuttum.
Bir şeylere heveslenmek... Eskiden bu kelime bir anlam ifade ederdi. Şimdi ise içi boşalmış bir konserve kutusu gibi. İçimden gelen o istek, o hayata asılma dürtüsü sanki rüzgarda titreyen zayıf bir mum alevi gibi sönük. Bir şeye başlasam iyi gelecek, biliyorum. Belki şu ağılın kapısını onarmalıyım, belki oturup adamakıllı bir hikaye yazmalıyım. Ama daha ilk adımı düşünürken dizlerimdeki derman çekiliyor. Başlamadan yorulmak, yenilgiyi daha soyunma odasında kabul etmek bu.
Ve işin en tuhaf, en sinir bozucu tarafı ne biliyor musun? Nedenini bilmiyorum. Ortada büyük bir trajedi yok. Kimse beni terk etmedi (en azından bugün), iflas etmedim, evim yanmadı. Sadece yavaş yavaş biriken, hücrelerime sızan bir ağırlık var. Bir barajın yavaş yavaş dolması gibi, ama su değil de balçık birikiyor içeride. Geçer mi? Ne zaman geçer? Belki hiçbir zaman geçmez. Belki de bu "ağırlık" dediğimiz şey, yaşamanın ta kendisidir ve biz sadece gençken bunu taşıyacak kadar cahilizdir.
Şu an her şey fazla. Dünya üzerime doğru daralıyor, duvarlar sanki her nefes alışımda bir santim daha yaklaşıyor.
Böyle zamanlarda insanı ayakta tutan tek şey, o anlamsız ama gerçek fiziksel duyumlardır. Dün akşam Paspatur’un arka sokaklarından birinde, o salaş masada oturdum. Önüme bir porsiyon kelle söğüş geldi.
Bakın, bunu anlamayanlara anlatamazsın. Kelle söğüş, hayatın bir özeti gibidir. Hem leziz, hem de o iğrenç soğukluğuyla damakta tuhaf bir metalik tat bırakır. Dil, beyin, yanak... Hepsi orada, bir zamanlar can taşıyan bir canlının kalıntıları, şimdi benim tabağımda birer protein yığını. O soğuk yağın damağa yapışması, kimine göre mide bulandırıcıdır ama deneyenler bilir; o tiksintiyle karışık haz, gerçeğin ta kendisidir.
Hayat da böyle değil mi zaten? Bir yanıyla muazzam bir ziyafet, diğer yanıyla buz gibi, çiğ ve mide bulandırıcı. O söğüşü yerken, ruhumdaki o yorgunluğun bir anlığına somutlaştığını hissettim. Çiğniyorsun, yutuyorsun, bazen boğazına takılıyor ama devam ediyorsun. Çünkü açsın. Çünkü yaşamaya mecbursun.
Hammurabi’nin mekanında bugün hava ağır, dumanlı ve biraz da uykulu. Keçilerim beni bekler, Dünya yeniden kendine döndüğünde,sular durulduğunda,Paspatur’a gerçek bir söğüşcü lazım benden demesi.. O eski muazzam günlerine dönmesi için belki de elzem. Paspaturun en büyük eksiği bu bile olabilir bilemedim. Eğer siz de benim gibi kendinizi o bitmek bilmeyen döngünün içinde, sebebi belirsiz bir yorgunlukla boğuşurken bulursanız, kendinizi zorlamayın. Bazen sadece durmak, o ağırlığın altında ezilmek ama yine de nefes almaya devam etmek gerekir.
Yazısının ana konusundan bahsetmeyi unuttum onu da kelle söğüşün yanına müsadenizle sıkıştırayım.
İnsanoğlu birbirini kontrol edebileceği yanılgısına bir çok defa düştü. Bunları bir sistematiğe bağlamak için akıl dışı yöntemlerde geliştirdi. Hiç birisi istenildiği sonucu vermediği gibi insanlığın yarısının diğer yarısını gırtlaklaması ile son buldu. Sağ kalan yarım ise, doğrunun kendi söyledikleri olduğu yanılgısı ile yeni bir anlayışın hegomanyasını kurmaya çabaladı.( Bir çoğu da üzümlü şarabı içmemiş, yanında şöyle enfes bir kelle söğüs yememiş kimselerdir bence. ) Onlar da fazla uzun soluklu olamadı. İnsan kontrol edilebilir bir varlık değildir, bir bunu anlayamadık. İnsanlar bir arada uzun süre yaşamaya da elverişli değildir. İnsanoğlu kendini en olmadık şeylere ikna edebilir. Hatta kendini ikna ettiği bu olgulara, sanrılara diğerlerini de ikna edebilir. Ama değil birisini ya da diğerlerini keşke kendini kontrol altına alabilseydi insanoğlu…
Sevgiyle kalın, sağlıcakla kalın... Ama sakın benim gibi kelle söğüş tadında kalmayın. O soğukluk sadece tabakta güzel, yürekte değil.
Saygılarımla…