Kısacık insan ömrüne kocaman anılar istifleyen güzel bir insandı. Nayif kişiliği, biraz da sert mizacı birçok edebi tartışmayı başlamadan sönümlerdi. Bu onun aykırı yapısından değil birleştirici tutumundan gelirdi. Kimse de itiraz etmezdi. Çünkü hiç birimiz doğruyu bilecek kadar uzun yaşamış bir bilge değildik. Bilgeyiz diyenlerin yanılmaları ile tarih zaten buralara gelmedi mi? Kimseyle yarışmazdı. Çünkü hakikatin kimsenin cebine sığmayacağını bilecek kadar yaşamıştı. Biraz Sokrates gibiydi gerçekten; “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” çizgisinde… İnsanlara hüküm vermezdi. Gördüğünü anlatır, gerisini size bırakırdı. Zaten hayat dediğimiz şey de biraz bundan ibaret değil mi? Kesin sandığımız şeylerin birkaç yıl sonra yerle bir olması… Halen çözülemeyen ve çözülemeyecek bir paradokstur nihayetinde yaşam…
Emin olduklarımızın bir çoğu daha bizim vademiz dolmadan değişiyor. Zaman herkesi yeniden yargılıyor çünkü. Ve insan yaş aldıkça şunu daha iyi anlıyor: Bugün sosyal medyada kesin konuşan çocuklar da öğrenecek. Hayat herkese aynı tokadı farklı yaşta vuruyor yalnızca.
Zaman en bilge şeydir bu yaşamda ve en kesin öğretisi “acele etme, bana bırak” düstürüdür. Ünal Hocam’dan öğrendiğim birşey varsa o da budur. Mekanı cennet,yattığı yer nur olsun. Böyle güzel kişileri nadir sunar yaşam bize, arada bir gelirler ve olması gereken ile olanı gözümüzün önüne bırakıp sessizce giderler… Ve bir çoğumuz, motifleri el işlemesi olan bir halı gibi önümüze serilmiş olan bu yaşamı ibretle seyrederiz. Bizlere ise bu güzel insanların anılarını anlamak kalır. Ve Coşkun Karabulut hocam..O da Fethiye'nin yetiştirdiği ender simalardan biridir. Bizler yani çağımızın insanları onu yaşarken hoca sıfatına kendimiz yerleştirdik. Özel bir kimliği olduğu için değil, özel yapım bir ruh inşa edebilmiş olduğu için… Şiirleri bana ve birçok genç şair, yazar arkadaşa nasit niteliğindedir. Onu okurken insan Orhan Veli ya da daha geniş anlamda “Garip” akımını modernize edilmiş günümüze uyarlanmış ve artık eski kelimeleri hatırlamayacak kadar değil, bilmeyecek kadar yeni olanlara yazılmış olduğunu anlar… Hayatı öyle bir noktaya bırakır ki insanın onu oradan alası gelmez. Hazmetmesi kolay olan cümleleri bir destan gibi yoğrulmaya bırakır önce insanın zihninde… Ham yutarsan birşey kalmaz geriye önce iyice yoğurmalısın zihninde, hayat sana ne bahşettiyse onunla, tıpkı tuz ve şeker gibi oranını senin belirlemen lazım gerekli olan tatı ve vitamini alabilmen için…
Sadece sanat ve kültürde değil belediye bünyesinde de bir çok unutulmaz hizmetler verdi Fethiye’ye, bir çok ulusal kanalda milyonlar verilse yapılamayacak reklamları tek başına organize ettiği şenlikler, kitap fuarlar ve tv programları ile yaptı. İktidar değil hep öncü oldu Fethiye halkına, ilk o atladı aslında yamaçtan paraşütle “ Yamaç paraşüdü yapan keçiyi bir çoğumuz hatırlarız hala, ya ingiliz yarenlere ne demeli, yörük kültürünü öğrettiği ingilizlerle bir çok ulusal kanalda boy gösterdi. Fethiye böyle bir yerdir dedi. Durmayın çıkın çıkın gelin dedi. İngilizlerin Fethiye’yi sevmesinde onun da parmağı bir hayli fazladır. Bankacılık yaptı ama para ile arası kendinden önce bir çok şair gibi pek iyi değildi. İnsanı hipnoz etme gücüne sahip olan bu simya ürününü bir türlü sevemedi. Sonunda kendisini edebiyatın uçsuz bucaksız çöllerinde gezinirken buldu. İyi ki de bu sahraya uğradı. Geri de birbirinden leziz eserler, öğrenciler bıraktı.
Belgeselcimiz Sabri Kuşkonmaz, çocuk hikayelerinin sihirli annesi Şehsane Camış…
Nadir Nadi’yi zaten hepimiz biliyoruz. Bir mihenk taşı Türk Milleti için, azmin,vazgeçmemenin, ve en önemlisi boyun eğmemenin heykeli o… Şimdi isim isim saymak istediğim o kadar çok kimse var ki bu satırlar onları anmaya yetmez. Lakin Fethiye edebiyatı ile de öne çıkabilecek potansiye sahiptir.
Bugün dünya edebiyatına baktığınızda da bunu görürsünüz. Fyodor Dostoyevski insan ruhunun karanlığını anlatırken acele etmedi. Ernest Hemingway en büyük acıları en sade cümlelerle anlattı. Charles Bukowski kaybeden insanların kirli gerçekliğini masaya koydu. Gabriel García Márquez ise bir kasabadan evrensel hafıza çıkardı. Çünkü büyük edebiyatın ortak noktası şudur: İnsan nerede yaşarsa yaşasın aynı yalnızlığı taşır.
Fethiye’nin fark etmediği büyük zenginliği de burada başlıyor aslında.
Çünkü dünya turizmi yalnızca deniz, kum ve otel değildir. Paris’i insanlar yalnız Eyfel için ziyaret etmiyor. Saint Petersburg yalnızca saraylardan ibaret değil. İnsanlar biraz da o şehirlerin ruhunu görmek istiyor. Yazarların yürüdüğü sokaklarda yürümek, şairlerin baktığı pencereden bakmak istiyor. Kültür turizmi dediğimiz şey tam olarak budur. Ve bu sektör mevsim tanımaz. Yazın da yaşar, kışın da.
Fethiye’nin böyle bir potansiyeli var.
Yıllardır yalnızca güneş ve deniz üzerinden anlatılan bu memleketin aslında çok güçlü bir kültür damarı bulunuyor. Coşkun Karabulut gibi isimler, Ünal Hoca gibi insanlar, yerel sanatçılar, hikâye anlatıcıları, halk kültürü taşıyıcıları… Bunlar küçümsenecek şeyler değil. Bir şehrin gerçek tanıtımı billboardlarla değil, hafızasıyla yapılır.
Coşkun Hoca bunu yıllar önce anlamıştı zaten. Belediye bünyesinde yaptığı kültür faaliyetleri, kitap fuarları, festivaller ve televizyon programları bugün milyonlar harcansa yapılamayacak reklamı yapmıştı. İlk keçiyi o atlattı yamaç paraşütüyle. İnsanlar hâlâ paraşüt yapan keçiyi hatırlıyor. İngilizlere yörük kültürünü anlattı. Uğur Dündar’dan bir çok ulusal Tv kanalında Fethiye’nin yalnızca tatil kasabası değil, yaşayan bir kültür olduğunu göstermeye çalıştı.
Bankacılık sektöründen geliyordu. Belki de bu yüzden parayla hiçbir zaman tam anlaşamadı. Çünkü sanatla fazla yakın olan insanlar genelde parayla mesafeli olur. Para düzen ister; sanat ise biraz dağınıklık. Biri hesap makinesidir, diğeri hayat makinesi….
Şimdi düşünün… Dünyanın birçok yerinde yazarlar sansür altında yaşıyor. Şairler korkuyla yazıyor. İnsanlar düşüncelerini açıkça söyleyemiyor. Neden Fethiye böyle bir dönemde özgür düşüncenin ve edebiyatın merkezi olmasın? Neden dünyanın dört bir yanından yazarların gelip nefes aldığı bir şehir haline dönüşmesin?
Belki bir gün insanlar Fethiye’ye yalnızca denize girmek için değil, bir şiiri anlamak için de gelir.
İşte bizim ki çok uzak ihtimallerde edilebilecek bir dansı hayal etmek ama olsun demek ki hala umut var…
Sevgiyle kalın,sağlıcakla kalın…. Keyifli Haftalar dilerim. Hatırlatmak isterim bu hafta ben ve diğer birbirinden kıymetli şair ve yazar arkadaşlar 8. Akdeniz Sanat Günlerinde kitaplarını imzalayacak, hoş sohbetler edecek… Bekleriz efendim…