Afi Can

'İşte sizin medeniyetinizin büyük mucizesi! aşkı alelade bir iş ettiniz.'

Afi Can

Haftasonu askeri okuldan bir arkadaşım ziyaretime geldi.  Kolundan tuttuğum gibi Hammurabi’nin mekanına götürdüm.Gün geceye kucak açmak üzereydi. Ziyaret edenler bilir, Kayaköy’de akşam saatleri tuhaf bir ağırlık taşır. Güneş çekilirken taş evlerin gölgeleri uzar, rüzgâr vadinin içinden geçerken eski bir hikâyeyi mırıldanıyor gibi olur. O saatlerde Hammurabi'nin Mekanı her zamanki gibi yarı karanlık, yarı gürültülüdür. İçeride birkaç masa doludur, birkaç masa da insan bekliyormuş gibi boş durur. Masaların birine yerleştik. Rakı tabağımız ve rakımız geldi. Memleketin özel yaşamına dair uzunca sohbet ettik. Konu bir ara, kaçınılmaz olarak aşka geldi. Bilirsiniz, aşkın türlü türlü halleri var. En bilinenleri kiralık, satılık ya da ödünç alınanı, pek masum değil gibi duruyor ilk bakışta bu tanımlamalar. Sohbetin çoğunda bu kavramın içinde, mantığın yerini bulmaya çalıştık. Biliyorum, mantık tek başına ele alındığında soğuk bir izlenim bırakıyor insanın zihninde, peki durum gerçekten böyle mi? Tartıştık durduk. Elbet bir sonuca vardık. İkimizi de tatmin etmedi vardığımız sonuçlar. Fazla sığ ve çiğ geldi... Hakikati değil de bulmak istediğimizi aramışız gibi bir durum oluşmuştu... Sizlerle de bu başlıkları kısaca paylaşmak isterim. Konu nerelerden buralara geldi diye? Konu başlıklarını ve vardığımız sonuçları özet olarak sunabilirim. İlk başlık siyaset olmuştu.

Siyaset içerik olarak değilse de biçim olarak bu zamana kadar eşi görülmemiş bir sınır ihlali yaşamaktadır. Dedi arkadaşım. Haklıydı.

Öyle ki siyaset, Tanrıların sözcülüğüne, kralların ve padişahların kudretine, demokrasinin tüm nimetlerine sahip olmuş haldeydi.
Siyaset ne değildir? diye sordu. Beni bir şeyleri dile getirmek için yüreklendirmek ister gibiydi. Konuşmanın tehlikeli olduğu bir süreçten geçiyorduk ülkece… Bunu çok iyi biliyordu.
“Siyaset, insanların din ile bağlarını yeniden kurması için geliştirilmiş bir mekanizma değildir.” deyiverdim...
Kendisi de “ Siyaset, yozlaşmış, çürümüş, yolsuzluk ve suça batmış kimselerin kendilerine kaçış alanı oluşturabileceği cinai bir şebeke hiç değildir.” dedi. Ve devam etti cümlesine,
“Ekmeğini topraktan çıkarmak zorunda kalmamış, sanayilerde çalışmamış “siyasetçilerin, zenginlerin”, sizlerden değilim, ama sizler için çalışıyorum, diye tercüme edebileceğimiz bir kendini kandırma ruh haliyle kendilerini davet ettikleri “egzotik” bir dünya değildir. diyerek bitirdi. O sıra da Kayaköy harabelerinin içinden bir el silah sesi geldi. İkimiz de sakince kafamızı o yöne çevirdik. Boş tabelaya ateş eden bir hıyar herhalde diyerek üzerinde fazla durmadık.
Sonuç olarak vardığımız nokta şu oldu.
Siyaset, toplumların sığınma alanlarıdır. İnsanların ve diğer toplumların birbirleri ile olan bağlarını faydalı biçimde düzenlemek asli vazifesidir. O da fikrime katılıyordu.

İkinci konumuz sanattı.

Lafı eğip bükmeden direkt bu konuda ki düşüncelerimi besleyen olgulara ve olaylara girdim... 
Son yıllarda devlet görevlileri tarafından verilen Necip Fazıl ödülleri...
Tarafsız olması gereken devletin, sanatta taraf
olması…
O yüzden bu hafta bu konuya değinmek istedim.
Sanat, üreten ve tüketen doğası gereği özgür olmalıdır. Çünkü sanat, sadece duygu ve düşüncelerimizi aktarmakla kalmaz.. Aynı zamanda günümüzün portresini gelecek nesiller için kusursuz bir şekilde çizer. O yüzden sanata, sanatçıya istikamet belirlemek yapılacak en büyük hatalardan biridir. Devletin, Necip Fazıl ya da bir başka sanatçı adı altında ödül tertip etmesi yanlıştır.
Sanatın gücü geçmişten değil gelecekten gelir. Bu durumda sanatçı aziz olmak zorunda değildir. Ya da eserleri dolayısıyla kendisini ahlaksız gibi de hissetmek durumunda
değildir. Zaten büyük sanatçılar, düşünce adamları çağlarından bağımsız kalmayı başararak, yaşadıkları dönemi özgürce değerlendirebildikleri ölçüde kıymetlenmiş, günümüze kadar
gelmişlerdir...
Devlet beğendiği, takdir ettiği sanatçıya devlet sanatçılığı verebilir. İster onu kendine memur
eder, isterse gerçekten leziz eserler bıraktığı için takdir eder. Orası ayrı konudur. Ama devlet sanatçı isimleri altında ödül dağıtarak duygu ve düşünceler arasında taraf tutmamalıdır. Bu tür davranışlar toplumun her kesimine sirayet eden kalıcı nasırlar oluşturur. Ve bunlar basit bir jiletin kazıyabileceği urlar değillerdir...
Sanatçının iktidarın tellaklığını yapmak ya da bir takım ödüller için kelimelerin arkasına saklanarak yaşaması sanatçı kimliğine yapılabilecek en ağır hakarettir. Bu sanatçıyı belirli bir kalıba sokar. Artık duruşu kendi duruşu değildir. Kendisine dikilen zıbına kendisini sığdırmaya çalışır durur dedikten sonra Nazım üstad hakkında da dilim döndüğünce bir kaç kelime etmek isterim.
Yazının kalanı Nazım’ın ne olmadığıyla ilgilidir...
Nazım’ı anlayabilmek için önce onun çağdaşlarını bilmek gerek diye düşünüyorum. Ancak o zaman bu cevherin katıksız değeri ortaya çıkar. Kötü şiir olmaz elbet, ama kötü şair (yazar) hep vardır... Machiavelli dünya çapında bilineni, Kısakürek gibi olanları ise ulusal olarak halen tartışılır. İktidar lehine yazılar yazmak için para talep ettiği bilinen bir şairdir kendisi Necip Fazıl’ın.
Konumuzdan ayrı olarak edebiyat dünyasında gerçekleri savunamayacak kadar aciz olan yazar ve şairler hep varolmuştur. Bu yazarların bazılarının yazdıkları muhteşem eserlere paha biçilemez, ama insan, keşke hakkaniyet için kıpırdatsalardı kalemlerini diyor ve hafif öykünme ile okuyor o güzelim eserlerini. dedikten sonra
Üstad Nazım'ın eserlerinden değil şairliğinden mevzu bahis açmak isterim. Kitapları, onları kuşatan tartışmalarla hatırlanır. Ne yazık ki yasaklarla anılır Nazım… Ama ne açılan davalar, ne vurulan damgalar, ne maruz kaldığı yasaklar, bu güçlü şairin metinlerini gölgede bırakmaya yetmemiştir. Yıllarca Rusya’da meteliksiz yaşamaya sürgün edilmiş, ama o yılmadan bıkmadan, yaşam denilen kaosa dair yazılmış en cesur metinleri beyitlere dökmeye devam etmiştir. Sonsuzlukta yankılanan çığlığını yeraltında hades gökyüzünde Zeus duymuştur lakin yeryüzünde yaşayan tiranlar duymamıştır. Bir şair düşünün, açlık, umutsuzluk ve iç sıkıntısıyla yoğrulsun, yine de ona bu ızdırapları reva görenlere el açmadan, doğru bildiklerini yazmayı sürdürsün...
İnsan olmanın sefaleti, son derece dürüst, can yakıcı ve sarsıcı bir örneğiyle belgelenmiştir Nazım'ın bırakıldığı haksızlık çemberinde... Belki de bu yüzdendir yazdıklarının “sakıncalı” bulunması... İyi ki bu dünyaya uğradın Nazım...
Son olarak aşklarımızı konuştuk, gülüştük birbirimizi aldığımız yere geri bıraktık. İlerlemek ve ya da gerilemek için oturmamıştık masaya, zaten meselemiz de çocukluğumuzdan beri bu olmamıştı. Bilgi gibi erdemlerimizin de bizi daha iyi bir insan yapması yeterliydi.

"aşk rezilliktir. rezil olmadıysan aşık olmamışsındır."

"biz o meseleyi rezil kepaze olana kadar denedik."  değil mi Devrem? …

Sevgiyle kalın,sağlıcakla kalın... Keyifli haftalar dilerim... Şampiyon Galatasarayı kutlarım…

Yazarın Diğer Yazıları