Afi Can

Hayatta Kalma Kılavuzu

Afi Can

Kayaköy’de rüzgâr bu ara uslanmıyor. Mayıs’ın son günleri gelmiş ama yukarılardan, o eski Rum evlerinin çatlaklarından sızan yel, insanın kemiklerine sinsi bir sızı bırakıyor. Taşların arasına gizlenmiş akrepler bile ne yapacağını şaşırmış durumda. Gece, simsiyah bir pelerin gibi çökmüş köyün üzerine. Gökyüzünde tek bir yıldız var, o da parlamaktan bıkmış gibi sönük. Hava nemli, ağır ve rüzgarlı. Tam kafayı dinleyip dünyayı geride bırakmalık bir gece.
İçerideyim. Hammur abi'nin işlettiği Hammur abinin Yeri isimli o salaş barda. Ahşap kokusu, rutubet ve yıllanmış tütün dumanı birbirine karışmış. Burası lüks mekânların o yapay parıltısından uzak, hayata yalınayak basanların sığınağı. Loş ışığın altında tezgahı silen Hammur abi'ye bakıyorum. Sakalları kırlaşmış, yüzündeki her çizgi bir yenilginin ya da kazanılmış ama kutlanmamış bir zaferin haritası gibi. Bilge adamdır Hammur abi, ama bilgeliğini satmaz. Serttir. Önüme her zamanki o sert, keskin kokulu esmer sıvıyla dolu bardağı koyuyor, bardağın altlığı bile yok. Burası öyle bir yer işte. Gösterişi sevmeyenlerin, maskelerini kapıda bırakanların yeri.

Bardağın kenarındaki bir çatlağa takılıyor gözüm. Uzun süre tek bir noktaya sabit biçimde bakarsanız, bir süre sonra o boşluğun ya da nesnenin hafifçe hareket ettiğini görmeye başlarsınız. Bilim yanılır mı, yanılmaz mı? Kimin umurunda. İnsan duyularının ve organlarının sürekliliği ne kadar gerçekse, geçerliliği de o kadar belirsizleşiyor şu hayatta. Gözün gördüğü, kulağın duyduğu her şey bir illüzyondan ibaret belki de.

Böyle muğlak noktalarda karar vermek için o, ilkel içgüdülerimiz devreye giriyor. Ve insanın içgüdüleri, ne yazık ki gerçekler üzerine kurulu değildir. Sadece hayatta kalmaya ya da en kolay yoldan nasıl faydalanabileceğimize göre tepki veririz. Al sana tam bir paradoks. O halde bir noktaya uzun uzun bakmanın, bize hiçbir fayda sağlamadığı olgusuna varıyoruz.
İşte tam da bu durum, bende bir konu üzerine uzun uzun düşünme lüzumunu tamamen gereksiz kılıyor. Ülke gündemiymiş, halkın dertleriymiş, doğanın dengesiymiş… Hepsi birbirinden o kadar farklı ve kopuk ki. Hiçbirinin üzerine saatlerce kafa patlatmaya gerek yok. Düşünmek sadece mide ağrısı yapar.

Masadaki Davetsiz Misafir ve Edebi Hezeyanlar

"Çok derin bakıyorsun Afi Can, dikkat et de o boşluk seni yutmasın," dedi yan masadan bir ses.
Döndüm. Bizim buraların gedikli entelektüel berduşlarından, koltuğunun altında kalın ciltli kitaplarla gezen ve sürekli edebiyattan bahseden o herif. Üzerinde dökülen bir ceket, cebinde muhtemelen sayfaları sararmış notlar. Gözlerinde ise o her şeyi çözmüş gibi duran ama aslında yaşamın yükü altında ezilen insanların yorgun ışığı. Elinde Günçe Yayınları ... isimli o ince kitap var, kimin yazdığını bildiğim ama adını bile anmak istemediğim o sayfalar.
"Boşluk zaten bizi yutmuş," dedim, bardağımdan bir yudum alarak. “Biz sadece sindirilme süresini uzatmaya çalışıyoruz.”

Masa kenarına yanaştı, davet beklemeden oturdu. Hammur abi uzaktan ters bir bakış fırlattı ama ellemedi. Önümüze iki bardak daha o buruk, mayhoş kokulu kırmızı mahsulden bıraktı. Misafirim elindeki kitaba vurdu parmağıyla, “Bak burada 'Ağa birlikte yapışmadan, balıkçı olamazsın' yazmış. Kolektif bilinçten, uyanıştan, birlikten dem vurmuş. Ama şimdi gelmiş düşünmek gereksiz diyorsun.”

"O kurgu dostum," diye güldüm, bardağın buğusunu parmağımla silerken. "Gerçek hayatta o ağlar sadece insanın kendi boğazına dolanıyor. Bak şu denize, Türk edebiyatında balık ve balıkçılar üzerine sayfalarca methiye düzüldü. Sait Faik’inden Halikarnas Balıkçısı’na kadar herkes denizi ve o çetin mücadeleyi yazdı. Peki sonuç? Deniz yine bildiğini okuyor, insan yine kendi küçük dünyasında boğuluyor. Yazmak da düşünmek de o büyük gürültüyü perdelemek için uydurduğumuz birer oyuncak."

"Ama insan dediğin düşünen hayvandır, Afi," dedi öne doğru eğilerek. “Düşünmezsek nasıl yönümüzü bulacağız bu karmaşada?”

"İçgüdülerinle," dedim gözlerimi onun yorgun yüzüne dikerek. “Tıpkı o balıkçıların fırtınada yönünü bulması gibi. Doğruyu aradığın için mi hayattasın, yoksa günü kurtarmak için mi? İnsan sadece hayatta kalmaya programlanmış bir et yığınından fazlası değil. Gerçek dediğin şey, canın yandığında hissettiğin o sızıdır. Gerisi tamamen edebiyat ve uzun uzadıya sündürülmüş yalanlar.”

Hammur abi tezgahın arkasından seslendi, sesi odun kırılması gibi gümledi mekanda: “Çok konuşuyorsunuz. Bardaktakiler bittiyse kalkın, düşünüyorsanız siktirin gidin kütüphanede oturun. Burası muhabbet yeri, kafa ütüleme yeri değil.”

Haklıydı. bir amcanın dediği gibi, dünya her zaman berbat bir yerdi ve bunu değiştirecek bir formül henüz bulunamamıştı. Bir noktaya uzun uzun bakarak ne o noktayı büyütebilirdiniz ne de kendi küçüklüğünüzü gizleyebilirdiniz.

Masadaki misafirim sustu, bardağına döndü. Önündeki kitap öylece açık kaldı. Ben de bardağımdaki o hareket eden çatlağa geri baktım. Dışarıda Kayaköy’ün rüzgarı eski taş evlerin duvarlarına çarparak ağlamaya devam ediyordu. Hayat muğlaktı, kararlar uydurmaydı ve bu gece de diğer tüm geceler gibi, sadece sabaha çıkabilmek için harcanan ucuz bir zamandan ibaretti. Saniyeler geçiyordu, bardaklar boşalıyordu ve biz hâlâ hayattaydık. En azından şimdilik. Herkese keyifli haftalar dilerim, sevgiyle kalın,sağlıcakla kalın….

Yazarın Diğer Yazıları