“Tilki ile çoban kurda tuzak kurmuşlar… Biri canından, diğeri malından olmuş… Hikâye bu kadar…” anlayana bu yazı, canını kurtarma kılavuzu mahiyetindedir… diyerek yazımıza geçelim…
Şimdi durduk yere bunu neden söyledim? Müsaade buyurun anlatayım. Bizim edebiyatımız henüz emekleme aşamasından yeni çıktı. Paytak paytak ilerlemeye çabalayan bir bebek gibi... O yüzden edebiyatımızın içine düştüğü bu durağanlık normaldir demeye çalışıyorum. Bu sonuca nasıl vardın derseniz; Rus edebiyatından ve diğer dünya edebiyatlarındaki ülkelerin kronolojisinden. Misal bugün Rus edebiyatını ele alalım.
Herkesin mutsuz olduğu, karın hiç durmadan yağdığı, isimlerin sürekli birbirine karıştığı ve en sonunda suçlunun tek bir kişi değil, doğrudan toplumun kendisi çıktığı romanlar bütünü. Zaman aralığı ve yayın yeri faktörünün, bu klişelerin ortaya çıkmasındaki etkisini de göz ardı etmemek gerekir.
Rus romanı çok kısa bir süreçte olgunlaşmıştır. Genellikle düzyazı türündeki modern anlamda ilk Rus romanı (daha çok ilk psikolojik roman) olarak anılan eser, Lermontov’un 1840 tarihli “Zamanımızın Kahramanı” adlı eseridir.
Hemen ardından ise Gogol’un “Ölü Canlar” (1842) romanı gelir. Şimdi diğer birkaç klasiğe bakalım: Oblomov (1859), Babalar ve Oğullar (1862), Suç ve Ceza (1866), Savaş ve Barış (1869), Budala (1869), Ecinniler (1873), Anna Karenina (1878), Karamazov Kardeşler (1880).
Bunların roman olarak basıldıkları tarihleri verdim ama aslında öncesinde tefrika edilmeye başlıyorlar; ve Oblomov dışındaki bütün eserler aynı dergide, 1856’da kurulan Russkiy Vestnik’te yayımlanıyor. Yani klasik Rus romanı denen şey büyük ölçüde yirmi yıllık bir süreçte, aynı dergi çevresinde gelişiyor ve olgunlaşıyor.
Bu yazarların başlıca amacı Fransız romanına benzemeyen bir “Rus romanı” ortaya çıkarmak. Bu yüzden de bilinçli olarak anlatım tekniği ve anlatı yapısı konusuna kafa yoruyorlar; sürekli olarak birbirlerini okuyor, değerlendiriyor ve ortak bir roman dili yaratmaya çalışıyorlar. Örneğin Dostoyevski, Anna Karenina hakkında şunları söylüyor: “Anna Karenina, çağımızın Avrupa edebiyatındaki benzerlerinden hiçbirinin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği kadar kusursuz, mükemmel ve ölümsüz bir sanat eseridir.”
Romanların sosyokültürel arka planları da yine bu derginin başını çektiği tartışma ortamından besleniyor. Misal, 1861 toprak reformu derginin hem politika yazılarında hem de edebiyat bölümünde sevinçle karşılanıyor; nihilizme ve millî değerlerin küçümsenmesine de yine aynı ölçüde savaş açılıyor.
Elbette öncü isimleri de göz ardı etmiyorlar. Örneğin “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.” sözüne benzer bir söz de Tolstoy ediyor ve “Puşkin bizim öğretmenimiz.” diyor; akabinde Anna Karenina romanına, tıpkı Puşkin gibi, sade ve direkt olaya giren bir başlangıç yapıyor. Nitekim birçok düzyazı denemesi bulunan Puşkin de Rus romanının öncülerinden biridir; ayrıca “Yevgeni Onegin” (1833) eseri Rus edebiyatının ilk manzum romanıdır.
Özetle; klasik Rus romanının tohumlarını atan isimler Puşkin, Lermontov ve Gogol olsa da bilinçli olarak bir Rus romanı oluşturma çabaları çok kısa bir zaman diliminde, çok dar bir çevrede meyve veriyor. Nihayetinde o malum klişeler de bu çabaların meyveleri arasında sayılabilir.
Sözün uzunu ahmağa söylenir. Birçok final düşündüm ama bu yazı en iyi bir kıssayla demlenir: Bilen bilir, Rıfkı, King'de bir ceza oyunudur. Bu oyunda kupa papazının kimin elinde ne kadar zaman geçirdiği mühim değildir. En son kimde kalırsa cezayı o çeker.
Bizim hayatlarımızın roman olmamasının sebebi, işte tam olarak "Rıfkının" hep talihsiz adamların elinde kalmasıdır. Yoksa roman gibi hayatlar yaşamıyor olmamız değil. Bunları dile getirebilecek olgunlukta kimsenin bulunmaması... Bizim edebiyatımız da elbet yeşerecektir vakti geldiğinde... Bir an önce meyve vermesi ümidiyle gençlerimizi özgür bırakalım…
Hammurabi kapatacak sanırım... Ayaklandı yine durduk yere, yapar böyle arasıra ama bu seferki bir başka gibi duruyor. Ama neyse, beni de keçilerim bekler zaten. Yarın kaldığım yerden devam ederim yazmaya, haftaya da sunarım sizin beğenilerinize inşallah…
Kayaköy’ün gün batımında, Hammurabinin mekânında;
Biraz peynir, biraz dünden kalanlar, birkaç dal sigara.
Her gün,
her akşam,
ve hep aynı saatte.
Sağlığınıza...
Bazı şeyler yarım kalır; bu da bitmiş olmanın bir şeklidir ne de olsa.
Sevgiyle kalın...
Keyifli haftalar dilerim...