Afi Can

İnsanı ne eksiltir ?

Afi Can

İnsanı ne eksiltir ?

Kayaköy’de akşam dediğin şey sessizliğin ağır ağır insanın omzuna oturmasıdır. Güneş çekilir, taş evlerin duvarları günün son sıcaklığını bırakır, rüzgâr incir yapraklarını yoklar. İnsanlar yavaşlar. Ama insanın içi yavaşlamaz. Hele yaş biraz ilerlemişse.

Bu hafta yine Hammurabi’nin mekânındaydık. Kayaköy’de onu tanıyan bilir; mekân dediğim şey aslında büyük bir iddiaya sahip değil. Birkaç masa, eski sandalyeler, duvarlarda zamandan sararmış izler. Ama bazı yerler vardır, orada oturan insanların hayatı duvarlara siner. Burası öyle bir yer.

Masada üç kişiydik. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Çünkü insanın yaşı ilerledikçe bağırma ihtiyacı da azalıyor. Gençken insan kendini duyurmak ister. Haklı olduğunu kanıtlamak ister. Bir şeylere yetişmek ister.

Sonra bir gün fark edersin ki artık yetişilecek pek bir şey kalmamış.

Hammurabi bir kadeh koydu önüme. Sormadı bile. Zaten bu yaşlarda insanlar birbirine fazla soru sormaz. Çünkü cevapların çoğunu tahmin ederler. Ya da tahmin etmek istemezler.

Masaya baktım. Herkesin yüzünde aynı türden bir yorgunluk vardı. Bu çalışmaktan gelen yorgunluk değil. Bu daha eski bir şey. İnsanların zamanla içinden düşen parçaların bıraktığı yorgunluk.

Gençken insanın hayatı kalabalıktır.

Arkadaşlar vardır. Planlar vardır. Büyük laflar vardır. İnsan dünyayı değiştirecekmiş gibi konuşur. Herkes birbirine söz verir. “Biz hep böyle kalacağız” derler.

Sonra hayat başlar.

Bir arkadaş evlenir ve ortadan kaybolur. Bir diğeri başka şehre gider. Birinin borcu çıkar. Birinin başına iş gelir. Birinin içi kararır. Birisi de hiçbir şey olmamış gibi davranır ama gözlerinden anlarsın; artık aynı insan değildir.

Yıllar geçtikçe insanın hayatından insanlar eksilir.

Ama asıl mesele insanların gitmesi değildir.

Asıl mesele, onların yerine yenilerinin gelmemesidir.

Masada otururken bunu düşündüm. Eskiden bir akşam masasına beş kişi çağırırsın, on kişi gelirdi. Şimdi on kişiyi arasın, iki kişi zor çıkar. Onların da biri erken kalkar, diğeri telefona bakar.

Yaş ilerledikçe hayat bir tür eleme yapıyor.

Bazıları buna olgunlaşma diyor. Ben pek öyle romantik düşünmüyorum. Bana daha çok yavaş bir boşalma gibi geliyor.

Mesela eskiden insanın içinde bir sürü ihtimal vardır.

Bir yere gidersin, birini tanırsın, bir şey başlar. Bir iş kurarsın, batırırsın, yeniden denersin. Bir kavga edersin, sonra barışırsın. Dünya büyük görünür.

Şimdi bakıyorum da dünya küçülmüş gibi.

Aynı sokaklar. Aynı yüzler. Aynı meseleler.

İnsan fark ediyor ki aslında hayatına giren çoğu şey kalıcı değilmiş.

Hammurabi bir ara sigara yaktı. Duman ağır ağır yükseldi. Kayaköy’ün gecesinde sigara dumanı bile daha ağır hareket ediyor sanki.

“İnsan yaşlandıkça ne kaybeder biliyor musun?” dedi.

Ben cevap vermedim.

Zaten çoğu sorunun cevabı konuşulmadan anlaşılır.

İnsan yaşlandıkça ilk önce sabrını kaybediyor. Ama kimse bunu söylemez. Çünkü sabırlı görünmek saygın bir şeydir.

Sonra merakını kaybediyor.

Sonra bazı hayallerini.

Bir süre sonra da kavga etme isteğini.

En sonunda da bazı insanlara inanma isteğini.

Bu söylediklerimin hiçbiri dramatik değil aslında. Kimse yere yıkılmıyor. Kimse büyük bir çöküş yaşamıyor. Sadece bazı şeyler yavaş yavaş eksiliyor.

Tıpkı eski bir ev gibi.

Başta kapı gıcırdar. Sonra bir cam çatlar. Sonra duvardan biraz sıva düşer. Yıllar sonra biri gelip bakar ve der ki:

“Bu ev eskiden güzelmiş.”

İnsan da biraz öyle.

Masadaki kadehe baktım. İçindeki şey azalmıştı. Garip olan şu ki insan gençken bardağın dolu tarafını düşünür. Yaş ilerleyince bardakta ne kadar kaldığını hesaplamaya başlıyor.

Kimse bunu yüksek sesle söylemez.

Ama herkes bilir.

Kayaköy’de gece iyice çökmüştü. Uzakta bir köpek havladı. Bir rüzgâr daha geçti.

Masada kimse hayat üzerine büyük laflar etmedi. Çünkü büyük laflar gençlerin işidir. Yaşı ilerleyen insanlar gerçeği daha sessiz kabul eder.

Şunu fark ettim o gece.

İnsan yaşlandıkça hayatından sadece insanlar eksilmiyor.

Bazı ihtimaller de eksiliyor.

Bazı başlangıçlar.

Bazı cesaretler.

Ama garip bir şekilde bazı şeyler de kalıyor.

Mesela insanın içindeki o tuhaf direnme duygusu.

Bunca şeye rağmen ertesi gün uyanıp yine bir yere gitme hali.

Belki bir masaya oturma.

Belki bir kadeh daha içme.

Belki bir hikâye daha anlatma.

Hammurabi o gece kasayı kapatırken bize baktı ve şöyle dedi:

“Gençken insan hayatın uzun olduğunu sanıyor.”

Sonra omuz silkti.

“Meğer mesele uzunluk değilmiş.”

Bunu söyledikten sonra ışıkları kapattı.

Kayaköy’ün karanlığında yürürken şunu düşündüm.

İnsan yaşlandıkça hayatından çok şey eksiliyor olabilir.

Ama bazı akşamlar hâlâ var.

Bir masa.

Bir kadeh.

Ve konuşulmadan anlaşılan birkaç gerçek.

Sevigiyle kalın,sağlıcakla kalın… Herkese keyifli haftalar dilerim… Azalmadan, eksilmeden…

Yazarın Diğer Yazıları