Afi Can

Hayal Öncesi…

Afi Can

Kayaköy’de akşam saatleri tuhaf bir ağırlık taşır. Güneş çekilirken taş evlerin gölgeleri uzar, rüzgâr vadinin içinden geçerken eski bir hikâyeyi mırıldanıyor gibi olur. O saatlerde Hammurabi'nin Mekanı her zamanki gibi yarı karanlık, yarı gürültülüdür. İçeride birkaç masa doludur, birkaç masa da insan bekliyormuş gibi boş durur.

Böyle yerlerde insanın hayatı biraz daha açık görünür. Şehirde herkes rol yapar; burada ise insanlar yorgunluklarını saklamayı pek beceremez. Bir rakı bardağının dibinde gerçekler daha rahat yüzeye çıkar.

O akşam masaya oturduğumda karşı duvarda sararmış bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta kim olduğu belli olmayan üç adam gülüyordu. Muhtemelen yıllar önce çekilmişti. Fotoğrafın altındaki masa boştu ama bardak lekeleri hâlâ duruyordu. Birileri oturmuş, içmiş, kavga etmiş, sonra da kalkıp gitmişti.

Hayat da biraz böyle zaten. İnsanlar gelir, oturur, konuşur, sonra ortadan kaybolur. Geriye yalnızca masa üzerindeki izler kalır. Yan masada iki adam tartışıyordu. Sesleri yüksek değildi ama konuşmalarındaki sertlik hemen fark ediliyordu. Büyük ihtimalle bir arazi meselesi ya da eski bir alacak verecek işi. Türkiye’de erkeklerin tartıştığı şeyler genelde üç kategoriden çıkar: para, gurur ya da toprak. Bazen üçü birden.

Biri sigarasını masaya vurup şöyle dedi: “Başlangıçta böyle değildi.”
Bu cümleyi duyar duymaz içimden güldüm. Çünkü dünyadaki bütün uzun kavgalar aynı cümleyle başlar. Kimse bir sabah kalkıp “Hayatımı önümüzdeki on yıl boyunca bu meseleyle harcayacağım” diye düşünmez. O işler küçük bir yanlış anlaşılma ile başlar. Bir söz, bir bakış, bir imza…
Sonra bir bakarsın yıllar geçmiş.

Ben bardağımdan küçük bir yudum aldım. Hammurabi’nin mekânında içkinin tadı her zaman biraz serttir. Belki içkiden değil, insanların hikâyelerinden kaynaklanıyordur.

Çünkü bu mekânda herkesin bir hikâyesi vardır.
Ama kimse tam anlatmaz.
Bir adam vardır mesela. Her hafta aynı köşede oturur. Önüne iki kadeh koyar. Birini içer, diğeri öylece durur. Kimse sormaz ama herkes bilir ki o bardak artık burada olmayan biri içindir.
İnsanlar bazen mezarlık yerine barlara gelir.
Kapı açıldı, içeri rüzgârla birlikte toz girdi. Arkasından da yaşlı bir adam. Üzerinde eski bir ceket vardı. Omuzları düşmüş ama gözleri hâlâ canlıydı.

Barın önüne geldi ve tek kelime söyledi: 

“Rakı.”
Bazı insanlar hayatı tek kelimeyle anlatır.
Adam kadehi eline aldı, bir süre bakmadan oturdu. Sonra yavaşça konuşmaya başladı. Kimseye değil, ama herkesin duyabileceği kadar yüksek bir sesle.
“İnsan kavga ederken haklı olduğunu zanneder.”
Kimse cevap vermedi. Çünkü bu cümle tartışmaya açık bir cümle değildi.
Devam etti:
“Sonra yıllar geçer… bir gün fark edersin ki mesele haklı olmak değilmiş. Mesele inatmış.”
Bu noktada yan masadaki iki adam sustu. Onlar da duymuştu.
Hayatın garip bir tarafı vardır. İnsan bir kavganın ortasındayken geri dönemez. Çünkü geri dönmek çoğu zaman yenilgi gibi görünür. O yüzden insanlar yıllarca aynı yolu yürür. Aslında yürüdükleri şey bir yol değil, alışkanlıktır.
Bukowski olsaydı muhtemelen bu sahneye bakıp şöyle derdi:
“İnsanlar içkiyi sorunlarını çözmek için içmez. Sorunların aslında ne kadar anlamsız olduğunu görmek için içer. Sizi gidi pembe g*tlüler…”derdi…
Hammurabi’nin mekânı bu konuda iyi bir laboratuvardır.
Gece ilerledikçe konuşmalar ağırlaşır. İnsanlar önce günlük meseleleri konuşur, sonra yavaş yavaş hayatın gerçek kısmına gelirler. O kısım genelde şu soruyla başlar:
“Bunca yıl ne yaptık biz?”
Hiç kimse bu soruya tam cevap veremez.
Çünkü hayat bir plan değildir. Daha çok rastlantılar zinciridir. Yanlış zamanda edilen bir söz, yanlış kişiye duyulan güven, yanlış gün imzalanan bir kağıt… Bunlar bazen insanın yıllarını belirler.
Ben masada otururken dışarıdan köpek havlamaları geliyordu. Kayaköy geceleri sessizdir ama tamamen sessiz değildir. Rüzgâr, köpekler, uzaktaki bir traktör sesi… Hayat küçük gürültülerle devam eder.
İçeride ise başka bir gürültü vardı: insanların geçmişleri.
Yaşlı adam ikinci kadehini bitirdi. Sonra şöyle dedi:
“İnsan en çok kendi hatalarına kızar.”
Bu doğru bir cümleydi.
Çünkü insan başkasının yaptığını unutabilir. Ama kendi yaptığı aptallıkları unutamaz. Onlar zihnin bir köşesinde oturur ve zaman zaman başını kaldırır.
Yan masadaki tartışma bitmişti. Adamlar artık konuşmuyordu. Biri sigarasını söndürdü, diğeri boş bardağa bakıyordu.
Kavgaların çoğu böyle biter zaten. Büyük bir barışla değil, sessizlikle.
Saat ilerledi. Mekân yavaş yavaş boşalmaya başladı. Sandalyeler çekildi, bardaklar toplandı. Gece Kayaköy’ün üzerine iyice çöktü.
Ben kalkmadan önce son bir kez etrafa baktım.
Masalarda yarım kalmış hikâyeler vardı. İçilmeyen son yudumlar, söylenmeyen cümleler, yarım bırakılmış kavgalar…
Hayatın büyük kısmı zaten yarım kalmış şeylerden oluşur.
Kapıdan çıkarken aklıma tek bir düşünce geldi.
İnsan bazen yıllarca süren meselelerin ortasında yaşar. O meseleler o an dünyanın en büyük sorunu gibi görünür. Ama yıllar sonra bir akşam bir bar taburesinde otururken fark edersin ki hayat aslında çok daha basitmiş.
İnsanlar kavga eder, içer, yaşlanır ve sonunda sessizleşir.
Kayaköy’de rüzgâr o gece yine taş evlerin arasından geçiyordu.
Ve Hammurabi’nin mekânında bir masa daha boş kalmıştı.
Sevgiyle kalın,sağlıcakla kalın… Herkese keyifli haftalar dilerim… zebzelerini ekecek olanlar gari toprağını bellesin voyn… 
 

Yazarın Diğer Yazıları