Hammur abinin yerinde, rakı bardağının buğusu arasında düşündüm yine.
+sence bir şans daha vermeli miyim portuga?
-insanlar asla değişmez zeze.
+ama o
- o'da zeze, o'da..
Bu cümle insana konuşabiliyor olmak büyük nimet dedirtiyor ama insanın asıl velinimeti susabiliyor olması… Öyle değil mi? Konuştuğumuz şeylerin çoğunluğu önceden bizler için düşünülmüş şeyleri onaylamaktan ibaret ama sustuklarımız öyle mi? Üzerine kendimizin düşündüğü şeyler bir çoğu, bize ait kendimize o zaman değersiz onlar, gerek yok dile getirmeye aynı konuyu bir başkaları zaten dile getirmiş bize ne hacet.. O yüzden sokaklar birbirine tıpatıp benzeyen insanlarla dolu. Bakına hemen anlıyorsun kimin ne olduğunu, çünkü o başkalarının düşünceleri ile öyle yoğrulmuş ki düşüncenin ham dışa vurumu olmuş. İnsanlar üzerlerine sinmiş bu düşünce dumanı ile dolanıyor sokaklarda…Rahatsız olanını da pek görmedim. Bu hafta böyle bir giriş yapmamın nedeni sağlık sebebi ile İzmir ziyareti yapmak zorunda kalmam oldu. Tabi büyük şehirler de ister istemez burada bir yılda karşılaştığın insandan daha fazla insanla haşır neşir olman anlamına geliyor. Hadi burası ufak bir yer insanların birbirinden etkilenmesi sanırım biraz daha doğal ama o kadar farklı insanın üç beş insan gibi davranması her zaman ki gibi garibime gitti. Hayır bunu sadece İzmir için söylemiyorum. Goa’ya da gittim durum orada da aynı, Atina’ya da gittim orada da aynı, Bakü’de de… Demek ki tüm dünya 3-5 insan gibi davranıyor. Gariplik burada bitmiyor benim için daha çok burada başlıyor. Tüm dünyayı kaplamış olan bu 3-5 insanın beni irdelemem için bir başka noktaya götürmesi oluyor.
Bir gün nasılsa tüm acılar eskiyecek. Noktası içselleştirmiş, hayat felsefesi yapmış olmaları, hayır kendileri yoklar yaşadıkları hayatın içinde, hatta hayatın kendisi yok… Ama yine de öyle bir tutunmuşlar ki insanlar artık bir canlı olduklarını görmezden gelebiliyorlar… Bende bir bozukluk var sanırım. Bu saçma döngünün bir parçası olduğumu hissettiğim anda “eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek, bu noktaya kadar neden geldik?” diye bir soruyorum kendime ses gelirse, ne mutlu bana gelmezse aman deyim… Yanlış yoldayım diye panikliyorum. Eğer girdiğim yol beni bir yere götürmüyorsa ne işim var benim o yolda…
İşte bu durumda insan bazen kendini tanımaya başlar ve bu yeni biriyle tanışmak gibidir. Eskiyen kıyafetlerimizi atıyoruz, artık işe yaramayan alet edevatlarımızı lüzumsuz gördüğümüz için saklamıyoruz. Ama söz konusu duygu ve düşüncelerimiz olduğunda ise onları törpüleyip devam etmeye çalışıyoruz. İlginç değil mi? İnsanın eski kendisini çöpe atamayacak kadar kıymet vermesi, eğer atarsa çıplak kalacakmış gibi hissediyor insan. Kendine ihanet edecekmiş gibi… Yanılıyorsun insan oğlu diye söyleniyorum içimden tabii ki? Neden mi?
Fikir tahsilatçılığı dediğin şey yeni değil. Sadece tabelası değişti. Eskiden çek-senet tahsilatçısı kapıya dayanırdı; şimdi fikirlerin kapısına dayanıyorlar. O zaman borç para idi, bugün borç düşünce. Tahsilat yöntemi daha rafine, daha steril, daha “hukuki”. Ama öz aynı: ya uyarsın ya ödetirler.
Üstelik bu sefer her şey resmi. Siyasetçilerin o kalın kanun kitaplarının koruması altında, hiç gözetlenmeden, denetlenmeden, tıkır tıkır işleyen bir çark. Bu yeni başlamış bir iş kolu değil; uzun süredir varlığını korumanın ötesinde, her geçen gün kendini geliştiren bir canavar. Elbette, bu düzende herkes kendi doğrularını söyleyebilir; ama sadece onların çizdiği o daracık çerçeve içinde tartışabilirsiniz. O çerçevenin dışına bir adım mı attınız? Bir süre sonra polis size "doğrunun" ne olduğunu copla, biber gazıyla, o soğuk metal kelepçeyle gösterecektir. Mafyanın tetikçileri varsa, siyasetçilerin de yasal mermileri olan polisleri var. Ve kodes... Kodes, resmi adam kaçırmanın en doğal, en legalize edilmiş halidir. Siyasetçinin çizdiği çerçevenin dışına çıktığında, kimse sana “yanlış düşünüyorsun” demez. Daha incelikli bir yöntem vardır: sana doğruyu gösterirler.
Bu sekmez bir durum tespitidir. Dünyanın her yerinde de durum böyledir.
Sınanmış olan bilir.
Sessizleşir.
İşte o noktada “sınanmamışlığın kibri” devreye girer.
Başkalarının acısı üzerinden hüküm kurmak kolaydır. Çünkü bedelini sen ödememişsindir. O yüzden konuşursun. Hatta bazen bundan haz alırsın. Zalimce bir haz. Çünkü kendini üstün hissedersin. Oysa hayatın basit bir huyu vardır: sıra sana da gelir.
Sonra insanlık tarihinin kırılma noktalarına gidersin ağır ağır…
Çünkü "susmak, cümlenin istirahat hâlidir. İstirahat bitince kurulan cümle dinç olur. Çok konuşup cümleyi yorma; yoksa cümle âlem yorulur.."
O yüzden umut sessizdir.. Ama oradadır. Yoksa Ahmet Kaya’da biliyordu menekşenin kokusuz olduğunu ama vazgeçmedi. Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya.. demekten.
Umut işte öyle bir şey..
Sevgiyle kalın sağlıcakla kalın dostlar… Keçilerim beni bekler, Hammurabi’de erken kapatacak sanırım.
Keyifli haftalar dilerim. Kendiniz olarak kalabildiğiniz bir ömür yaşamanız dileğiyle…