Afi Can

Hammurabi'nin Mekânı

Afi Can

Bölüm 1 — Koyun Tuzağı

6831 sayılı Orman Kanunu'nun 76. maddesinin (a) fıkrası: "Devlet ormanlarında, idarece belirlenen konak yerlerinden başka yerlerde gecelemek yasaktır." Hammurabi mırıldandı bunu. "Domuzlar bu yasaya tabi değil," dedi sonra, "onlar ormanda geceleyebilir elbet." Kanun insanlar için yazılmıştı çünkü; domuzlar hiçbir zaman kimseye hesap vermemişti, tıpkı bazı insanlar gibi. Hammurabi, elinde uzun süredir dairesel hareketlerle ovaladığı bardağın içini temizlediğine ikna olmuş olmalıydı ki bardağı burnuna yaklaştırdı, salaş barın nemli havasından daha güçlü bir buhar çıkarmak için kuvvetli bir "hoh" çekti ve yine aynı bezle bardağın dış yüzeyini dairesel hareketlerle silmeye devam etti… Araba sürmek gibi bir şeydi onun için bardak silmek, otomatik yapabiliyordu bu ortalama üstü beceri isteyen ovalama işini…
O akşam bar kalabalık sayılmazdı. Bu saydığım tiplemeler dışında: bir masada pişpirik oynayan, kendi hâlinde zararsız iki emekli; ocağın yanında sigarasını bitirmek üzere olan, köy meydanındaki gibi kurnazlık ve hayınlığa kafası çalışmadığı için emekçi olmak zorunda kalmış namuslu ve dürüst bir belediye kamyoncusu; bir de kendini rahmetli Amigo Orhan'ın —Eskişehirspor'un ve tüm Türkiye'nin gurur duyduğu, tribün kültürünü bu topraklara getiren o güzel insanın— lakabıyla anan, köşedeki masasından hiç kalkmayan  Amigo Orhan.

Kimse birbirinin işine karışmazdı burada; karışmak ayıptı, işler daha çok sinsice yürürdü. Herkes birbirinin arkasından iş çevirme sanatında hünerini bir üst noktaya taşımıştı. Birbirinin acısından keyif alan birçok insan kümelenmişti — özellikle köy meydanı denen yerde sıklıkla boy gösteren tipler. İğrenç kimselerdi, bunu kendileri de biliyorlardı; falanca kişinin kendisinden daha aşağılık olduğu düşüncesiyle kendilerini görmezden gelebiliyorlardı. Eski ve yeni muhtar adayları; ölmüş ya da ölmemiş, ama buralardan ayağını uzun zaman önce kesmiş kimselerin malına çökmekte bir beis görmeyen başarısız ve kaypak muhtar adayları… Ve onların etrafında şekillenen, "acaba bize de kırıntı düşer mi" diye kuyruk sallayan umutsuz vakalar, berber kılığındaki torbacılar… Hepsi köy meydanında toplanmışlardı. Yani burası, birbirinin işine karışmayı ayıp addeden sansar ruhlu insan simsarlarının tezgâhıydı… Herkes birbirini izlerdi, sessizce, tıpkı bir duruşma salonunda oturur gibi — çünkü bir bakıma öyleydi de.
Köşede On numara Vedat oturuyordu, defteri açık, kalemi kapalı. On beş yıldır bu masada otururdu ve on beş yılda öğrendiği tek şey şuydu: Hammurabi boşuna konuşmazdı. Bu akşam da konuşmamıştı; sadece söylemişti.
Az önce kapıdan çıkan adamın adı Sülün Mutlu'ydu. Kimileri arkasından "yarım tilki" diye de anardı.
Sülün Mutlu insan okumayı severdi. Kimin neyi sevdiğini, kimin neyden korktuğunu bir bakışta anlardı — buna bir çeşit yetenek denebilirdi, kötüye kullanılmasaydı. Karşısındakinin acı çekmesiyse hiç ilgilendirmezdi onu; sanki o kısım fabrikasyon hatasıymış gibi, hiç verilmemişti kendisine. Kurallar ve ahlak, ona göre, akıllı olmayanlar içindi. Akıllı olan kuralın kenarından geçerdi, ıslanmadan. Her türlü dümen mübahtı, söz konusu para olduğunda; o ve avenesi, köylüm dediği üçkâğıtçılar mekanizmasına….
Husumetlisiyle gündüz, göz göze, adam gibi konuşmazdı. Konuşamazdı zaten; buna yüreği yetmezdi. Onun yerine geceyi, ormanı ve domuzları iş ortağı seçerdi. Koyunlara, çocuklara ve kadınlara tuzaklar kurarlardı, sıçan kadar akıllarıyla. Rakibinin tarlasının kenarına birkaç avuç mısır serperdi; koyunlar bir başkasının tarlasına geçip elin ekinini zayi etsin diye tel örgüleri keserdi, gerisini hayvanlara, domuzlara bırakırdı. "Ben bir şey yapmadım," derdi sonra kendi kendine, gayet rahat, "doğa kanunu bu, domuzlar kendi geldi." Devletin ormanını yıllardır kendi malıymış gibi kullanmaları, hazine arazisini babasından kalmış gibi başkalarına kiralamaları, satmaları; hakkını savunamayacak durumdaki kimselerin malına çökmeleri — bu vadinin her kuşağında bir benzeri çıkan o tanıdık üçlünün metoduydu bu, ve tıpkı örnek aldıkları düzenbazlar gibi aynı rahatlıkla açıklarlardı: "Devletin malı deniz, ben kullanmazsam başkası kullanır." Vicdanlarıyla böyle pazarlık ederlerdi her defasında, ve pazarlık her defasında aynı tarafın kazancıyla sonuçlanırdı — kazanan taraf her zaman kendileriydi, tesadüfen değil.
Hammurabi bu pazarlığı duymamıştı elbet. Ama tanıyordu. Kırk yıldır aynı vadide aynı cümleleri dinlemişti; hiç kimse aynaya bakıp "ben kötüyüm" demezdi, herkes kendi ucuz kurnazlığına bir deha payesi biçerdi. Tarih büyük sahtekârları görkemli isimlerle yazardı — köprü satan, ülke icat edip toprağını satan adamlar vardı dünyanın öbür ucunda. Bu vadiye düşen ise onların ucuz bir nüshasıydı sadece: bir torba mısır, bir avuç korku, bir ömür kof kibir.
Kasabada ona takılan, yüzüne hiç söylenmemiş bir lakap daha vardı: "yarım tilki". Tam tilki olmaya bile mecali yoktu çünkü; kurnazlığı yarımdı, cesareti yarımdı, vicdanı da — eğer bir zamanlar varsa — çoktan yarıdan fazlasını kaybetmişti.
Söylemeden geçemeyeceğim: bir tarafım onu hafiften takdir ediyor. Kara mizahın ete kemiğe bürünmüş hâli gibi bir şey çünkü Sülün Mutlu. Kasabada adına bağlanan üç girişim vardı bir zamanlar: "Ocak Söndüren Villaları", " Çadır Kamping" ve unutulmaz üçüncüsü, "Avrupa Konseptli Zeytin Çiftliği'ni Andıran Gavur Fadime'nin Restoranı". Üçü de temelden öteye geçmedi. Üçünde de kapora alındı. Üçünde de "gelecek sene" dendi; gelecek sene hâlâ gelmedi. Buna rağmen köylü, yeni bir tabela astığında yine elinde tuzlukla koşar ona; umut, bu vadide en ucuz satılan şeydir çünkü.
Kimdi bu adamlar? O eski hesap şimdilik kapalı kalsın. Hammurabi'nin bildiği tek şey şuydu: orman affetmez, kurt unutmaz. Doğanın değişmez kanunudur,” kırk gün kar yağar bir gün av olur…”  Bir adam toprağa ne ekerse, toprak bir gün aynısını ona geri verir — faizi ekseriya ağır olur.
Ben mi? Ben ormanın kıyısında, koyunlarımla çayımı yudumluyor, izliyorum. Çünkü biliyorum: Hammurabi'nin Mekânı'nda ifade tutanakları gündüz çay bardağına, gece rakı kadehine yazılır; duruşma mehtapta görülür, hesap hiçbir zaman mahşere kalmaz.
Devamı haftaya nasipse sevgili okurlar… Sevgiyle kalın, sağlıcakla kalın…

Yazarın Diğer Yazıları