Afi Can

Sülün Mutlu

Afi Can

Bölüm 1 – Sahne 4 “BEŞ KATI”

“Bar sahnesi ile açılır, düşünce araya girer, kavram tanımı ile biter.”

________________________________________

"Hammurabi Kanunları, yüz on ikinci madde," diye mırıldandı Hammurabi, bardağı o hiç değişmeyen dairesel hareketle ovalarken. "Eğer bir kişi seyahate çıkarken veya ortak bir iş yaparken  başka birisine gümüş, altın gibi değerli taşlar emanet eder ve ondan tekrar geri almayı istediğinde emanet edilen kişi bütün malları getirmeyip onları kendisi kullanırsa, o zaman bu kişi mahkûm edilir. Kendisine emanet edilen her şeyin beş katını öder.İnkar eder ödemezse, tek eli kesilir, dili ve tek kulaklağı kopartılır."

Bardağı ışığa tuttu, çatlağını aradı. "Dört bin yıl olmuş,çivi ile taşa kazınan bu kanun" dedi. "Beş katı bir yana, bir katını alan görmedim."

Ağustosta köy'ün taşları, gündüz emdiği sıcağı gece geri öder. Faiziyle. Zaten bu vadide hiçbir şey faizsiz geri dönmez; ne para, ne de kötülük.

Terk edilmiş Rum evlerinin arasından geçen hava temmuzun rutubetini çoktan bırakmış, yerine kuru, tozlu bir sıcaklık almış. Cırcır böcekleri bütün köyü tek bir uğultuya bağlamış gibi ötüyor. İçerisi ise her zamanki loşluğunda. Hammurabi önüme o keskin kokulu esmer sıvıyla dolu bardağı koydu; yine altlıksız. Burası öyle bir yer işte, maskesini kapıda bırakanların yeri.

Tatlı Turan köşedeki masasında; böğrü kapalı,belli kafası yine karışık. Ya yine tek atla ganyanı kaçırdı, ya da evde ki hesabı çarşıda şaştı.Reziller masası yerinde, kalkmamışlar. Ocağın yanında iki emekli pişpirik oynuyor, kâğıtları masaya vurmuyorlar bile. Bu sıcakta ses de bir yorgunluk.

Kapı gıcırdadı.

İçeri giren Sülün Mutlu’ydu, gömleği yeniydi, saati taksitliydi. Gözleri parlıyordu ama o parlaklık zekâdan gelmiyordu; ateşi çıkmış insanların gözlerindeki parlaklıktı. Elinde telefon, ekranında yeşil bir grafik.  Reziller masasında ki yerine çöreklendi; bu adam lanetliydi ve hâlâ bunun farkında değildi.

Barın müdavimleri onu bir kez süzdü, sonra ilgilenmediler.

Hammurabi'ye seslendi. Seslenirken de parmağını salladı — bardağı getirene parmak sallayan adamların o tuhaf rahatlığıyla. Parayı tezgâha bıraktı; avuca değil, tezgâha, fırlatarak.

Eskiden arkadaşımdı. Annesi bana da tabak koyardı.

Şimdi orada oturmuş, bana bir şey satmadığını anlatıyordu.

"Ben kimseyi zorlamıyorum Abi," dedi. "Sadece kapıyı gösteriyorum. Girip girmemek insanın kendi bileceği iş."

Sonra rakamları saydı. Katları, hafta hesabını, erken girenin avantajını… Anlatırken gözü hep o yeşil grafikteydi.

"Sana da yer ayırttım," dedi en sonunda.

Bir iyilik yaptığına gerçekten inanıyordu. En zor kısmı buydu zaten.

Bardağımı çevirdim.

"Sülün," dedim. "Senin kazancın kimin cebinden çıkıyor?"

Cevap vermedi. Cevap yerine kızdı.

"Kimse zorla imzalatmadı ki."

Bu cümleyi daha önce de duymuştum. Aynı kapıdan çıkan bir başkası, tel örgüyü kestikten sonra "ben bir şey yapmadım, doğa kanunu bu, domuzlar kendi geldi" demişti. Aynı cümlenin bir yırtıcının ağzından çıkması insanı şaşırtmaz. Arkadaşınızın ağzından çıkması sizi bir ömür meşgul eder.

Para köklü değişiklik yapar. Bilhassa insan karakterinde… Herkes zor zamanda değişmez; asıl sınav, kolay para önüne konduğunda verilir.

Başkasının parasını kazanç diye harcamak hırsızlıktır. Adı budur. Ama asıl mesele hırsızlık bile değil. Asıl mesele, bunun bir başarı hikâyesi gibi anlatılabilmesi. Bir adam çaldığını gizliyorsa içinde hâlâ sağlam bir yer var demektir. Çaldığını anlatıyorsa orası da çökmüş demektir.

Kafanız karıştığında insanlara şuradan bakın: insanlar ikiye ayrılır.

Birinci grup, çıkarını ve menfaatini vicdanın, merhametin ve adalet duygusunun önüne koyanlardır. Bugün çoğunluk buradadır. Kendi menfaati için size zarar vermekten çekinmezler. Bu kişinin kardeşiniz, eşiniz,arkadaşınız ya da çocuğunuz olması bunu değiştirmez. Karakteri budur çünkü.

İkinci grup, çıkarını bunların arkasına koyanlardır. Bugün az bulunur. Size adil davranırlar, zarara uğramanıza izin vermezler; kimseye dokunmadan yaşayıp gitmenin derdindedirler.

Peki kimin hangi grupta olduğunu nasıl anlarsınız? Sözüne bakarak değil. Kimse ayranım ekşi demez. Kime sorsanız delikanlıdır, dürüsttür; bugüne kadar "ben namussuzun tekiyim" diyen birine rastlamadım. O yüzden insanı lafına göre değil, ameline göre tasnif etmek gerekir.

Bir insanın içinde nasıl bir canlı yaşadığını öğrenmek istiyorsanız, kendisine hiçbir faydası olmayana nasıl davrandığına bakın. Bardağı getirene. Parmağını nereye salladığına.

Ziya Paşa bunu iki mısrada bitirmiş zaten:

"Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde"

Sülün'le görüşmüyorum artık.

Merhametsizliğimden değil, sınır koyduğumdan. Bugün hakkınıza,paranıza uzanan el, yarın sizin başınızı adi suçlara bulaştırabilecek iftiralar atar. Çünkü mesele para değil, yön. Karakter tek seferlik bir davranış değildir; bir yön tayinidir. Ve insan yönünü nadiren değiştirir.

Bu barda daha önce de konuşulmuştu: mesele haklı olmak değil, inatmış. O gece teşhis kondu ama üzerine gidilmedi. Şunu eklemek isterim:

İnat bir huy değil, bir taraf seçme mecburiyetidir. Doğruya yaslanırsa haysiyet, yanlışa tutunursa esarettir.

Yanlışa tutunan inat, bir süre sonra neyi savunduğunu unutur; sadece savunuyor olmayı sever. hakkı değil, haklı çıkma arzusunu besler. Sonunda kişi, kendi eliyle kurduğu tuzakların tek tutsağı olur.

Bunun en saf, en ölçülebilir hâlini kumarda görürsünüz. Adam batan parasını kurtarmak için daha çok para yatırır. Aptal olduğu için değil, geri dönmeyi yenilgi saydığı için batar. İşte tam o anda inat, omurga olmaktan çıkar; kelepçe olur.

Doğruya yaslanan inat ise "ben buyum, bu değerlerimden vazgeçmem" der. İnsanlar sizin nerede duracağınızı bilir. Saygı dediğimiz şey de zaten oradan doğar.

Sevgiyle kalın, sağlıcakla kalın…

Yazarın Diğer Yazıları