Afi Can

Altını Olan Kuralı Koyar

Afi Can

Güneş, Kayaköy’ün o hüzünlü taş evlerinin arkasından ağır bir akşamdan kalma gibi doğuyor. Sabahın köründe kalkmak, dünyanın en büyük cezasıymış gibi gelir hep ama koyunların o bitmek bilmeyen melemeleri, felsefe yapmana pek izin vermez. Üzerimde eski bir fanila, ağzımda dünden kalma bir tat... Ahırın kapısını açarken burnuma dolan o yoğun tezek kokusu, şehirli züppelerin "doğa" dediği şeyin ta kendisidir aslında. Gerçek hayattır o koku; süssüz, makyajsız ve son derece dürüst.
Ticaretin de, siyasetin de, hatta gündelik hayatın,aşkın da belki en eski ve en çıplak gerçeği şudur:
Altını olan, kuralı koyar.
Bu cümle yeni değil. Belki yazılı hukuktan bile eski. Belki ilk pazar yerinde, ilk takasta, ilk borç ilişkisinde fısıldandı. Güç kimdeyse, ölçüyü o belirledi. Teraziyi o tuttu. Fiyatı o söyledi.
Tarih boyunca değişen sadece araçlar oldu.
Altın bazen gerçekten altındı.
Bazen topraktı.
Bazen kılıçtı.
Bazen fabrika bacasıydı.
Bazen banka kredisi.
Bazen de algoritma.
Ama kural değişmedi.
Thomas Hobbes insanın doğasını anlatırken düzenin ancak güçlü bir egemenle sağlanabileceğini savunuyordu. Güvenlik için yetki devredilir, yetki merkezileşir, merkez güçlenir.
Karl Marx ise başka bir yerden bakıyordu: Üretim araçlarını elinde tutan sınıf, sadece ekonomiyi değil, hukuku ve ahlakı da biçimlendirir diyordu.
İki farklı yol, aynı kavşağa çıkıyor:
Kaynak kimdeyse, normu o yazar.
Bugün de durum çok farklı değil. Sermaye sahibi, oyunun kurallarını doğrudan yazmasa bile dolaylı olarak çerçevesini çizer. Piyasayı belirler, rekabeti sınırlar, standartları koyar. Küçük oyuncular ise çoğu zaman “kurala uymak” ile “oyunda kalmak” arasında tercih yapar.
Bir sözleşme masaya konur. Kağıt üzerinde eşitlik vardır. İki imza, iki taraf.
Ama taraflardan biri pazarlık gücüne sahipse, o sözleşme aslında çoktan yazılmıştır.
Bugün küresel şirketler küçük üreticiye fiyat dayatabiliyor. Bankalar kredi şartlarını tek taraflı ağırlaştırabiliyor. Büyük platformlar küçük satıcıya komisyon oranını bildiriyor; müzakere etmiyor.
Çünkü altın onların kasasında.
Ve altın, sadece para değildir.
Bilgi de altındır.
Ağ kurma gücü de altındır.
Zamana hükmetmek de altındır.
Aile içinde, iş yerinde, sosyal çevrede…
Kaynağı kontrol eden, çoğu zaman çerçeveyi çizer.
Bu yüzden mesele sadece “zenginlik” meselesi değildir.
Mesele, bağımlılık üretme gücü meselesidir.
Birine muhtaçsan, onun koyduğu kuralla yaşarsın.
Tarihin başka bir öğretisi daha var:
Güç tek elde yoğunlaştıkça, karşı güçler de doğar.
Kooperatifler, sendikalar, dayanışma ağları…
Birlikte hareket edenler, altını olmasa bile ağırlık oluşturabilir.
Kuralı koymak için ille de kasanın dolu olması gerekmez; bazen masaya oturacak kadar kalabalık olmak yeterlidir.
Ama bunun için önce şu gerçeği kabul etmek gerekir:
Dünya saf bir eşitlik zemini değildir.
Ve “serbest piyasa” çoğu zaman en güçlü olanın serbestliğidir.
Belki de asıl soru şudur:
Altını olanın kural koyduğu bir dünyada, altını olmayan ne yapacak?
Boyun mu eğecek?
Yoksa altının tanımını mı değiştirecek?

Sağlıcakla kalın, sevgiyle kalın…
Haftaya görüşürüz, Kayaköy'den. Bir bira için Hammur Abi'ye uğrayın, belki altınsız bir hikaye anlatırım. 

 

Yazarın Diğer Yazıları