Psikolog  Saadet ELEVLİ

İNSAN KOLEKSİYONLERLİĞİ

Psikolog Saadet ELEVLİ

Eskiden evlerde vitrinler vardı ve içlerinde hiç kullanılmamış ama yıllar boyunca biriktirilmiş fincanlar, biblolar, seyahatlerden alınmış küçük hatıralar konulurdu. Her biri özenle yerleştirilir, kullanılmadığı için üzerinde biriken tozlar düzenli olarak alınır, arada yerleri değiştirilir, gelen misafirlere sergilenirdi. Hatta bazı evlerin vitrinlerde içilmek için değil, seyirlik içki şişeleri sergilenirdi. Var oluş amaçları kullanılmak değil, bu vitrinlerde sadece görsel olarak sergilenmek olan bu şeylerin bir geçmişi ve bir ruhu yoktu… Çünkü üzerlerinde bir parmak izi dahi yoktu… Çünkü onlar dokunulamaz, kullanılamaz sadece bakılabilirlerdi. Benim favori vitrin nesnem, yurt dışından getirilen, kocaman, mavi gözleri, uzun kirpikleri ile yatırdığında gözlerini kapatabilen, uzun, sarı ve dalgalı sağları olan, kat kat dantelli elbiseleri olan bebeklerdir. Ben onlara vitrin bebekleri derdim, çünkü onlarla hiçbir çocuk oynayamazdı, ben onların güzelliğine ve dokunulmazlığına büyük bir hayranlıkla bakardım. Gittiğimiz misafirliklerde vitrinde böyle bir bebek varsa ondan gözlerimi alamazdım. Onunla oynamak aklımdan bile geçmezdi, ona sadece uzaktan hayranlıkla bakılabilirdi. 
Artık evlerde vitrinler yok, insanlar vitrinlerinde eşya değil, insan biriktiriyor.
Herkesin telefon rehberleri kalabalık. Sosyal medya hesapları dolup taşıyor. Her şehirde bir tanıdık, her ortamda bir arkadaş, her boşlukta aranabilecek birileri var. Dışarıdan bakıldığında bu durum zenginlik gibi görünüyor. Oysa bazen o kalabalığın ortasında büyük bir sessizlik saklanıyor.
Bir çocuğun deniz kenarında kabuk toplaması gibi... Her bulduğu kabuğu cebine doldurması gibi... Bir süre sonra çocuğun cebindeki kabukların sayısı o kadar artıyor ki artık hiçbirine tek tek bakmıyor. Önemli olan ne oldukları ve nasıl oldukları değil, çok olmaları…
Bazı insanlar da hayatlarına insanları böyle topluyor. Yeni bir arkadaş, yeni bir sevgili, yeni bir tanışıklık, yeni bir sohbet...
Her biri kısa süreli bir heyecan yaratıyor. Tıpkı koleksiyonuna eklenen yeni bir parça gibi…
Amaç insanı tanımak ya da anlamak değil, insana sahip olmak! İlişki kurmak değil, bir ilişkiye sahip olmak…
Bir kafede tek başına oturamayan, sürekli birilerine mesaj atma, yazışma ihtiyacı duyan inanları düşünüyorum... Telefon rehberinde yüzlerce kişi var ama gece canı gerçekten yandığında arayabileceği birkaç kişi bile yok...
Sürekli ilişki yaşayan ama hiçbir ilişkide uzun süre kalamayan birini düşünüyorum… Bir ilişki biter bitmez yenisi başlar… Arada yas yok, yüzleşme yok, yalnızlıkla kalma yok. Çünkü ayrılık değil, boşluk korkutuyor. 
İnsan koleksiyonerliği çoğu zaman sevgiden değil, korkudan beslenir.
Yalnız kalma korkusundan…
Görünmez olma korkusun...
Unutulma korkusundan…
Değersiz hissetme korkusundan....
Bu yüzden bazı insanlar hayatlarına yeni insanlar ekledikçe kendilerini daha güvende hissederler. Sanki çevrelerinde ne kadar çok insan varsa o kadar az yalnız kalacaklarmış gibi...
Oysa kalabalık, yalnızlığın ilacı değildir.
Kalabalık bazen yalnızlığın en iyi saklandığı yerdir.
Derin ilişkiler cesaret ister. Bir insanın seni gerçekten tanımasına izin vermek cesaret ister. Kusurlarını göstermeyi, reddedilmeyi, hayal kırıklığı yaşamayı göze almak ister.
Bu yüzden bazı insanlar limana yanaşmak yerine sürekli farklı koylarda ve kıyılarda dolaşıp dururlar…
Çünkü limana yanaşan gemi bağlanır. Bağlanan gemi zarar görebilir. Ama açıkta dolaşan gemi hiçbir yere ait değildir.
Her yeni insan, yalnızlığa karşı kurulmuş küçük bir sigorta poliçesi gibi gelir. "Bu giderse diğeri var." "O uzaklaşırsa başkasını ararım." "Kimse kalmazsa mutlaka biri bulunur."
Fakat hayatın ironisi tam da burada başlıyor. İnsan biriktirdikçe, yalnızlık çoğalıyor. 
Çünkü insanın açlığını duyduğu şey kalabalık değil, yakınlık.
Susuz bir insanın etrafına yüzlerce boş bardak dizmesi gibi...
Bardak sayısı arttıkça suya yaklaşmış olmuyoruz.
Bir gün telefonunuzdaki tüm isimlere bakın. Kendinize şu soruyu sorun:
"Bu insanların kaç tanesi benim hikâyemi gerçekten biliyor?"
Sonra daha zor olanını sorun:
"Ben kaçının hikâyesini gerçekten biliyorum?"
Belki de hayatın sonunda mesele kaç kişiyle tanıştığımız değil, kaç kişinin yanında maskesiz durabildiğimizdir.
Bazıları raflarda güzel görünür. Bazıları ise kalpte yer bulur.
İnsanı iyileştiren, vitrinler değil; kalpte yer bulanlardır.
Kalabalık, yalnızlığın ilacı değildir; yalnızlığın en iyi saklandığı yerdir. 
 

Yazarın Diğer Yazıları