Psikolog  Saadet ELEVLİ

Wellness Şiddeti: İyi Hissetme Pazarında Tükenmek

Psikolog Saadet ELEVLİ

Bir zamanlar insanlar açlıktan, savaştan, yoksulluktan yorulurdu. Bugün ise birçok insan, iyi olmak için çabalamaktan yoruluyor.
Sabah gözünü açar açmaz telefonuna uzanan modern insan, görünmez bir koşu bandının üzerine çıkıyor. Daha yataktan kalkmadan onlarca mesajla karşılaşıyor:
"Kendinin en iyi versiyonu ol."
"Başarı bir seçimdir." 
"Sınırlarını aş."
"İstersen yaparsın."
“En iyi ol”
Ve en tehlikelisi:
"Her zaman iyi ve mutlu ol. Bu sana bağlı ve bu senin seçimin. Kendini seç"
Artık mutluluk bir duygu değil; bir performans göstergesi. İyi olmak bir ihtiyaç değil; bir zorunluluğa dönüştü.
Wellness kültürü başlangıçta insanların fiziksel ve ruhsal sağlıklarını desteklemeyi amaçlayan iyi niyetli bir hareketti. Ancak son yıllarda bu kültür, fark edilmeden başka bir şeye dönüştü:
İnsanlara sürekli daha iyi olmalarını emreden görünmez bir otoriteye...
İşte buna "wellness şiddeti" diyebiliriz.
Çünkü her şiddet bağırmaz. Bazen bir gülümseme de bir şiddet içeriği taşır. Bazıları yoga matının üzerinde gelir. Bazıları motivasyon konuşmalarının arasına gizlenir. Bazıları ise pastel renklerle tasarlanmış sosyal medya gönderilerinde saklanır.
Danimarkalı psikolog Svend Brinkmann, modern toplumun insanlara sürekli gelişmeleri gerektiğini söyleyen kültürel baskısını eleştirirken önemli bir tespitte bulunur:
"Artık insanlar oldukları kişi olmaya değil, sürekli daha iyi biri olmaya zorlanıyor."
Bu durum ilk bakışta masum görünür. Ancak insan zihni bir makine değildir.
Her gün daha mutlu,
daha üretken,
daha başarılı,
daha fit, daha güzel
daha bilinçli,
daha güçlü,
daha pozitif olmaya çalışmak; ruhu sürekli gaz pedalına basılı bir araba gibi kullanmaktır.
Motor bir süre sonra yanar.
Bugün dünya genelinde tükenmişlik vakalarının hızla artmasının nedenlerinden biri de budur.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), tükenmişliği kronik stres sonucu ortaya çıkan bir sendrom olarak tanımlıyor. Araştırmalar, insanların yalnızca iş yükü nedeniyle değil, kendilerinden bekledikleri bitmeyen performans nedeniyle de tükendiğini gösteriyor.
Modern insan artık patronundan çok kendi içindeki patron tarafından yoruluyor.
2019 yılında yayımlanan çeşitli psikoloji araştırmaları, sürekli pozitif olmaya çalışmanın paradoksal biçimde kaygıyı ve depresif belirtileri artırabildiğini göstermiştir.
Psikolog Iris Mauss ve arkadaşlarının çalışmaları özellikle dikkat çekicidir.
Araştırmalara göre mutluluğu ve sürekli iyilik halini korumayı aşırı derecede hedefleyen kişiler, bekledikleri kadar mutlu olmadıklarında kendilerini başarısız hissediyorlar.
Yani kişi önce mutlu olmaya çalışıyor.
Sonra mutlu olamadığı için üzülüyor.
Sonra üzüldüğü için kendini suçluyor.
Sonra suçluluk nedeniyle daha da kötü hissediyor.
Böylece duygusal bir kısır döngü oluşuyor.
Sanki denizin üzerinde yürümeye çalışırken batmaya başlayan biri gibi...
Ne kadar çırpınırsa o kadar dibe gidiyor.
Çünkü bazı duygular çözülmek için değil, yaşanmak için vardır.
Üzüntü, öfke, korku ve hayal kırıklığı insan psikolojisinin arızaları değil; işletim sisteminin parçalarıdır.
Ama wellness endüstrisi çoğu zaman bunları virüs gibi göstermektedir.
Wellness şiddetinin en büyük taşıyıcısı sosyal medyadır.
Burada kimse ağlarken paylaşım yapmaz.
Kimse gece üçte yaşadığı panik atağı hikâye olarak yüklemez.
Kimse ilişkisindeki güvensizliği estetik filtrelerle süsleyemez.
Bu yüzden insanlar sürekli başkalarının sonuçlarını kendi süreçleriyle kıyaslar.
Oysa bir maraton koşucusunun bitiş çizgisine ulaştığı fotoğrafla, senin henüz ilk kilometredeki halini karşılaştırmak adil değildir.
Fakat sosyal medya tam olarak bunu yapar.
Araştırmalar sosyal medya kullanımının özellikle yukarı yönlü sosyal karşılaştırmayı artırdığını ve bunun özsaygıyı düşürdüğünü göstermektedir.
İnsanlar artık hayatlarını yaşamıyor.
Hayatlarının performans değerlendirmesini yapıyorlar.
Artık insanlar tatilde bile performans sergiliyor.
Meditasyon yaparken bile daha iyi meditasyon yapmaya çalışıyorlar.
Dinlenirken bile verimli dinlenememekten suçluluk duyuyorlar.
Bu noktada wellness kültürü sağlığı destekleyen bir araç olmaktan çıkıp kişinin sırtına bağlanan görünmez bir ağırlığa dönüşüyor.
İnsan sürekli yukarı çekilmeye çalışılan bir uçurtmaya benziyor.
Ama kimse ipin ne kadar gerildiğine bakmıyor.
Bir gün ip kopuyor.
Biz buna tükenmişlik diyoruz.
Belki de wellness şiddetinin en ağır sonucu, insanların insan olmaktan uzaklaşmasıdır.
Çünkü insan bazen yetersiz hisseder.
Bazen korkar.
Bazen yorulur.
Bazen hiçbir şey yapmak istemez.
Bazen kırılır.
Bazen kaybeder.
Bazen dağılır.
Ve bütün bunlar psikolojik başarısızlık değildir.
İnsan olmanın doğal parçalarıdır.
Fakat günümüz kültürü bize başka bir şey söylüyor:
"Hep iyi ol."
"Hep güçlü ol."
"Hep motive ol."
"Hep geliş."
Oysa doğaya baktığımızda hiçbir şey sürekli büyümez.
Mevsimler bile dinlenir.
Ağaçlar bile yaprak döker.
Toprak bile nadasa bırakılır.
Sadece insandan durmaksızın çiçek açması beklenir.
Belki de bu yüzden modern insanın ruhu, sürekli hasat edilen ama hiç dinlenmesine izin verilmeyen bir tarlaya benziyor.
Wellness kültürünün vaat ettiği şey daha iyi bir yaşamdır. Ancak iyi yaşam ile sürekli iyi hissetmeye çalışmak aynı şey değildir.
Ruh sağlığı; her gün mutlu olmak değil, her duyguyu taşıyabilecek kadar esnek olabilmektir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir sabah rutini değildir. Yeni bir meditasyon uygulaması değildir. Yeni bir kişisel gelişim kitabı değildir.
Belki de ihtiyacımız olan şey, kendimize şu cümleyi söyleyebilmektir:
"Bugün iyi olmak zorunda değilim."
Çünkü bazen iyileşmenin ilk adımı, iyi görünmeye çalışmaktan vazgeçmektir.
Ve bazen insanı en çok yoran şey, hayatın yükü değil; o yükü taşırken gülümsemek zorunda bırakılmasıdır.

Yazarın Diğer Yazıları