Afi Can

Karışmamak en güzeli

Afi Can

Bu Haftanın Misafirleri: Trump, Macron,Zelenskiy

Halkını saklayana değil halkının önünde yürüyene lider denir. Demişti rahmetli tugay komutanımız. İzzet Levent Kurt.. Kendisi askeri lisede de bölük komutanıımdı. Ve saygıdeğer bir komutandı. Yazları foça c timinde acemi askerlerin tim komutanlığını verirdi. Oradayken bizim askerlerin gerisinde kaldığımız her defasında kızmaz ama kırıldığını belli ederdi. “Bir de siz bu adamların peşinizden ölüme gitmesini bekleyecek kadar aptalsınız derdi.” Onlar sizin kendileri için ölebileceğinize ikna olmalı ve bununla kalmamalı sizin de gerçekten onların kılına zarar gelmemesi için mücade etmeniz, kendiniz geliştirmeniz lazım derdi. Yoksa hepimiz biliyoruz 20 bin liraya, mermini önüne atlayan bir kahraman olunmayacağını diye… Asker olmak böyle birşey derdi. Mübarek adamdı cesaretimizin mimarlarındandı. Onun bizim için gözünü budaktan sakınmaması bizimde kıtaya çıktığımızda bize emanet edilen vatan evlatları için gözümüzü budaktan sakınmamamıza neden olmuştur. Ama anlatmamın nedeni aklımın bir köşesine mıhlanmış bu anıyı canlandırmak değil. Şuan ki idarecilerin hal ve tavırları ile önderlik etmede ki farklarını anlatmaktı. Belki ben çağ dışıyım bilemiyorum. Ya da aklım ermiyordur…

Biz kurgu olan köşe yazımızla haftaya ilerleyelim…

Kayaköy’de sabah, her zaman biraz geç kalmış bir hesaplaşma gibi başlar. Güneş, terk edilmiş Rum evlerinin gri taşlarına vururken, sanki geçmişin hayaletleri gece vardiyasından dönüyormuş gibi bir sessizlik çöker. Bu ıssızlığın tam ortasında, Hammurabi’nin Barı durur. Burası adaletin bittiği yerde başlayan bir sığınaktır. Mekanın sahibi Hammur Abi, eski bir adalet personeli. Şimdilerde ise sadece bardakları silerek geçmişin tozunu almaya çalışan, adaleti hukukun soğuk koridorlarında değil, ucuz votka şişelerinde arayan bir bilge. 

Sabahın bu kör saatinde tezgahın arkasında durmuş, kirli bir bezi aynı bardağın içinde dairesel hareketlerle döndürüp duruyor. Gözlerinde, yıllarca adliye saraylarında birikmiş o gri, nemli yorgunluk var. Bana bakıyor, ben de önümdeki bardağa. 

"İnsanı en çok ne bitirir biliyor musun Afi?" diye mırıldanıyor Hammur Abi. Sesi, kütüğe vurulmuş bir balyoz gibi tok ve puslu "Üzüntü. Ama asıl bela, insanın neye, ne kadar üzüleceğini kendisinin seçtiğini sanması."

Haklı. Bizler üzülebilen tuhaf varlıklarız. Ama bu aralar acı eşiğimiz o kadar aşındı ki, artık neye ağlayıp neye küfredeceğimizi şaşırdık. Şu üzerinde yaşadığımız topraklara, ülkeye bakıyorum mesela. İçindekilerle birlikte sürüklenip geldiği hali görünce insanın ciğerinin orta yerine bir öküz oturuyor. Eskiden bu ülkeye "hasta adam" derlerdi, o günleri bile mumla arar olduk. Ülke artık hasta adam modunu çoktan geçti; yoğun bakımda, boğazına kadar hortumlarla bağlı, entübe edilmiş halde nefes almaya çalışıyor. Bitkisel hayatta bir deviz artık. Beyin ölümü gerçekleşmiş mi, gerçekleşmemiş mi diye tepemizde dolaşan akbabaların tartışmasını izliyoruz. Gülmeyin, durum vahimin de ötesinde bir yerlerde. Komedi dükkanı kapandı, dram bile lüks kalıyor bu manzaraya.

Tam bunları düşünürken barın kapısı gıcırdıyor. İçeriye bu haftaki NATO toplantısının o absürt, grotesk üçlüsü süzülüyor. Gerçek değiller belki, kafamdaki zehrin bir oyunu bu ama bu barda her illüzyon fazlasıyla gerçek hissettirir. Bukowski’nin en karanlık, en kusmuk kokan öyküsünden fırlamış gibi duran üç hayali figür: Trump, Macron ve Zelenskiy. Bizim salaş barın en köhne, tahtakurusu kaynayan masasına tünüyorlar.

Trump, o her zamanki çiğ, yapay turunculuğuyla masaya vuruyor; sanki burayı da kendi batık kumarhanelerinden biri sanıyor. Cebinden çıkardığı buruşuk dolarları masaya fırlatıp bağırıyor ama sesi boş bardağın dibinde kaybolup gidiyor. Hemen yanında Macron oturuyor; kibirli, ince bıyıklı, müşteriden bahşiş çalmaya çalışan bir Fransız garsonu andıran edasıyla elindeki ucuz şarabı kokluyor. Kokluyor ama yutamıyor, çünkü boğazında her zaman söyleyemediği o emperyalist yalanların düğümü var.

Ve masanın ucunda, o asıl mide bulandırıcı figür oturuyor: Zelenskiy. Üzerindeki o artık teniyle bütünleşmiş, kokmuş yeşil tişörtüyle bir tiyatro dekoru gibi duruyor orada. Gözlerinde bir kahramanın trajedisi yok, aksine, bir soytarının ucuz hırsı var. Kendi halkını, yüzyıllardır aynı ekmeği paylaştığı, kendilerini besleyen, büyüten o köklü Rus coğrafyasına karşı Amerikan dolarları ve Batı’nın bayat vaatleri uğruna cepheye süren nankör bir tetikçi o. Batı’nın Rusya’ya karşı kullandığı ucuz, adi bir piyon olmayı "özgürlük mücadelesi" diye yutturmaya çalışan bir zibidi. Ortadoğu’nun o karanlık labirentinde kendi halkı için savaşan Esad bile tarihin karşısında ondan daha onurlu, daha dik duruyor. En azından kimin tetikçisi olduğunu gizlemiyor. Bu yeşil tişörtlü maskot ise, kendi ülkesinin yıkıntısı üzerinde Batı ajanslarına poz veren bir illüzyonistten fazlası değil.

Bu üçlü, bu haftaki NATO zirvesinin o şaşalı tiyatrosunu bizim kırık dökük masamızda yeniden sergiliyor. Dışarıda dünya yanıyor, insanlar ölüyor, onlar burada kimin daha büyük bir duble söyleyeceğinin, faturayı kime kilitleyeceğinin hesabını yapıyorlar. Dünyanın kaderini elinde tuttuğunu sananlar, aslında sadece kendi efendilerinin tasmasını taşıyan birer bar müşterisi.

İşte tam bu noktada akıllara o meşhur S-400 meselesi ve Ruslar geliyor. Masadaki bu üç şaşkın figüre bakarken, kuzeydeki o soğuk, hesapçı ve derin gücü düşünmeden edemiyorum. Ruslar köklü bir millettir; tarih boyunca Trump’tan çok daha vahim canavarlarla, çok daha ölümcül kışlarla el sıkıştılar ya da onları Sibirya’nın donmuş toprağına gömdüler. Onların tarih bilinci, Macron’un entelektüel zırvalıklarından ya da yeşil tişörtlü soytarının video mesajlarından çok daha derindir.

Rusya, bizim içinde bulunduğumuz bu entübe hali görüyor. Kendi ayakları üzerinde dik durmaya çabaladıkları bu küresel satranç oyununda, ciğeri sönmüş, nefesi kesilmiş bir Türkiye’den mucizeler beklemenin gerçekçi olmayacağını gayet iyi biliyorlar. Ne bin yıllık dostluğa yakışır bu beklenti ne de bin yıllık düşmanlığa. Rus aklı, romantizmle veya ucuz ittifaklarla çalışmaz. Gerçekçi adamlar onlar. Bu yüzden, bizi de tamamen köşeye sıkıştırıp nefesimizi kesmeyecek, ama kendilerini de zora sokmayacak, o gri alanda gezinen, her iki tarafı da idare edecek akıllıca bir pozisyon arayışındalar. S-400’ler mi? O sadece bu büyük, karanlık barda, masanın altında unutulmuş eski bir emanet çanta gibi duruyor işte. Kimse açıp içine bakmak istemiyor, çünkü içinden çıkacak olan şeyin hepimizi havaya uçuracağını herkes biliyor.

Hammur Abi önüme taze bir kadeh bırakıyor. İçindeki sıvı berrak, kokusuz ama geniz yakan cinsten.

"Dünya büyük bir tımarhane Afi," diyor, dışarıdaki o sessiz, hayaletli Rum evlerini işaret ederek. "Biz ise sadece bahçesinde nane yetiştirmeye çalışan, o nane kokusuyla lağım kokusunu bastıracağını sanan delileriz."

Masadaki üç hayali misafirimize bakıyorum. Trump sızmış, Macron bardağındaki sineği kurtarmak için parmağını sokmuş, Zelenskiy ise gözlerini bana dikmiş, sanki cebimden ona yeni bir silah yardımı çıkaracakmışım gibi açgözlülükle bakıyor. Onlara verecek bir kurşunum bile yok, sadece bu sert kelimeler var.

Güneş şimdi Kayaköy’ün tepelerinden iyice yükseldi. Işık, dünyadaki adaletsizliği ve pisliği daha da görünür kılıyor. Entübe edilmiş bir ülkede, eski bir askerin kaleminden dökülen bu satırlar da belki sadece birer yaşam destek ünitesi fısıltısıdır. Ama ne olursa olsun, bu barda hala içecek sert bir şeyler var ve Hammur Abi hala bardağı silmeye devam ediyor. Hayatta kalmanın en karanlık, en felsefi yolu da bu galiba: her şeye rağmen o bardağı temiz tutmak. Efendiler değişir, soytarılar asılır, devletler yıkılır; ama bar tezgahı her zaman kalır. Tarihin ezelinden beli değişmeyen iki şey vardır. Biri ibadethaneler, diğeri meyhaneler…

Hammurabi’nin mekanında…
biraz peynir, biraz dünden kalanlar, birkaç dal geleceğe dair umut….

her gün,
her akşam,
ve hep aynı saatte.

sağlığınıza …
Sevgiyle kalın,sağlıcakla kalın sevgli okurlarım. Keyifli Haftalar dilerim…

Halkını saklayana değil halkının önünde yürüyene lider denir. Demişti rahmetli tugay komutanımız. İzzet Levent Kurt.. Kendisi askeri lisede de bölük komutanıımdı. Ve saygıdeğer bir komutandı. Yazları foça c timinde acemi askerlerin tim komutanlığını verirdi. Oradayken bizim askerlerin gerisinde kaldığımız her defasında kızmaz ama kırıldığını belli ederdi. “Bir de siz bu adamların peşinizden ölüme gitmesini bekleyecek kadar aptalsınız derdi.” Onlar sizin kendileri için ölebileceğinize ikna olmalı ve bununla kalmamalı sizin de gerçekten onların kılına zarar gelmemesi için mücade etmeniz, kendiniz geliştirmeniz lazım derdi. Yoksa hepimiz biliyoruz 20 bin liraya, mermini önüne atlayan bir kahraman olunmayacağını diye…  Asker olmak böyle birşey derdi.  Mübarek adamdı cesaretimizin mimarlarındandı. Onun bizim için gözünü budaktan sakınmaması bizimde kıtaya çıktığımızda bize emanet edilen vatan evlatları için gözümüzü budaktan sakınmamamıza neden olmuştur. Ama anlatmamın nedeni aklımın bir köşesine mıhlanmış bu anıyı canlandırmak değil. Şuan ki idarecilerin hal ve tavırları ile önderlik etmede ki farklarını anlatmaktı. Belki ben çağ dışıyım bilemiyorum. Ya da aklım ermiyordur…

Biz kurgu olan köşe yazımızla haftaya ilerleyelim…

Kayaköy’de sabah, her zaman biraz geç kalmış bir hesaplaşma gibi başlar. Güneş, terk edilmiş Rum evlerinin gri taşlarına vururken, sanki geçmişin hayaletleri gece vardiyasından dönüyormuş gibi bir sessizlik çöker. Bu ıssızlığın tam ortasında, Hammurabi’nin Barı durur. Burası adaletin bittiği yerde başlayan bir sığınaktır. Mekanın sahibi Hammur Abi, eski bir adalet personeli. Şimdilerde ise sadece bardakları silerek geçmişin tozunu almaya çalışan, adaleti hukukun soğuk koridorlarında değil, ucuz votka şişelerinde arayan bir bilge.

Sabahın bu kör saatinde tezgahın arkasında durmuş, kirli bir bezi aynı bardağın içinde dairesel hareketlerle döndürüp duruyor. Gözlerinde, yıllarca adliye saraylarında birikmiş o gri, nemli yorgunluk var. Bana bakıyor, ben de önümdeki bardağa.

"İnsanı en çok ne bitirir biliyor musun Afi?" diye mırıldanıyor Hammur Abi. Sesi, kütüğe vurulmuş bir balyoz gibi tok ve puslu  "Üzüntü. Ama asıl bela, insanın neye, ne kadar üzüleceğini kendisinin seçtiğini sanması."

Haklı. Bizler üzülebilen tuhaf varlıklarız. Ama bu aralar acı eşiğimiz o kadar aşındı ki, artık neye ağlayıp neye küfredeceğimizi şaşırdık. Şu üzerinde yaşadığımız topraklara, ülkeye bakıyorum mesela. İçindekilerle birlikte sürüklenip geldiği hali görünce insanın ciğerinin orta yerine bir öküz oturuyor. Eskiden bu ülkeye "hasta adam" derlerdi, o günleri bile mumla arar olduk. Ülke artık hasta adam modunu çoktan geçti; yoğun bakımda, boğazına kadar hortumlarla bağlı, entübe edilmiş halde nefes almaya çalışıyor. Bitkisel hayatta bir deviz artık. Beyin ölümü gerçekleşmiş mi, gerçekleşmemiş mi diye tepemizde dolaşan akbabaların tartışmasını izliyoruz. Gülmeyin, durum vahimin de ötesinde bir yerlerde. Komedi dükkanı kapandı, dram bile lüks kalıyor bu manzaraya.

Tam bunları düşünürken barın kapısı gıcırdıyor. İçeriye bu haftaki NATO toplantısının o absürt, grotesk üçlüsü süzülüyor. Gerçek değiller belki, kafamdaki zehrin bir oyunu bu ama bu barda her illüzyon fazlasıyla gerçek hissettirir. Bukowski’nin en karanlık, en kusmuk kokan öyküsünden fırlamış gibi duran üç hayali figür: Trump, Macron ve Zelenskiy. Bizim salaş barın en köhne, tahtakurusu kaynayan masasına tünüyorlar.

Trump, o her zamanki çiğ, yapay turunculuğuyla masaya vuruyor; sanki burayı da kendi batık kumarhanelerinden biri sanıyor. Cebinden çıkardığı buruşuk dolarları masaya fırlatıp bağırıyor ama sesi boş bardağın dibinde kaybolup gidiyor. Hemen yanında Macron oturuyor; kibirli, ince bıyıklı, müşteriden bahşiş çalmaya çalışan bir Fransız garsonu andıran edasıyla elindeki ucuz şarabı kokluyor. Kokluyor ama yutamıyor, çünkü boğazında her zaman söyleyemediği o emperyalist yalanların düğümü var.

Ve masanın ucunda, o asıl mide bulandırıcı figür oturuyor: Zelenskiy. Üzerindeki o artık teniyle bütünleşmiş, kokmuş yeşil tişörtüyle bir tiyatro dekoru gibi duruyor orada. Gözlerinde bir kahramanın trajedisi yok, aksine, bir soytarının ucuz hırsı var. Kendi halkını, yüzyıllardır aynı ekmeği paylaştığı, kendilerini besleyen, büyüten o köklü Rus coğrafyasına karşı Amerikan dolarları ve Batı’nın bayat vaatleri uğruna cepheye süren nankör bir tetikçi o. Batı’nın Rusya’ya karşı kullandığı ucuz, adi bir piyon olmayı "özgürlük mücadelesi" diye yutturmaya çalışan bir zibidi. Ortadoğu’nun o karanlık labirentinde kendi halkı için savaşan Esad bile tarihin karşısında ondan daha onurlu, daha dik duruyor. En azından kimin tetikçisi olduğunu gizlemiyor. Bu yeşil tişörtlü maskot ise, kendi ülkesinin yıkıntısı üzerinde Batı ajanslarına poz veren bir illüzyonistten fazlası değil.

Bu üçlü, bu haftaki NATO zirvesinin o şaşalı tiyatrosunu bizim kırık dökük masamızda yeniden sergiliyor. Dışarıda dünya yanıyor, insanlar ölüyor, onlar burada kimin daha büyük bir duble söyleyeceğinin, faturayı kime kilitleyeceğinin hesabını yapıyorlar. Dünyanın kaderini elinde tuttuğunu sananlar, aslında sadece kendi efendilerinin tasmasını taşıyan birer bar müşterisi.

İşte tam bu noktada akıllara o meşhur S-400 meselesi ve Ruslar geliyor. Masadaki bu üç şaşkın figüre bakarken, kuzeydeki o soğuk, hesapçı ve derin gücü düşünmeden edemiyorum. Ruslar köklü bir millettir; tarih boyunca Trump’tan çok daha vahim canavarlarla, çok daha ölümcül kışlarla el sıkıştılar ya da onları Sibirya’nın donmuş toprağına gömdüler. Onların tarih bilinci, Macron’un entelektüel zırvalıklarından ya da yeşil tişörtlü soytarının video mesajlarından çok daha derindir.

Rusya, bizim içinde bulunduğumuz bu entübe hali görüyor. Kendi ayakları üzerinde dik durmaya çabaladıkları bu küresel satranç oyununda, ciğeri sönmüş, nefesi kesilmiş bir Türkiye’den mucizeler beklemenin gerçekçi olmayacağını gayet iyi biliyorlar. Ne bin yıllık dostluğa yakışır bu beklenti ne de bin yıllık düşmanlığa. Rus aklı, romantizmle veya ucuz ittifaklarla çalışmaz. Gerçekçi adamlar onlar. Bu yüzden, bizi de tamamen köşeye sıkıştırıp nefesimizi kesmeyecek, ama kendilerini de zora sokmayacak, o gri alanda gezinen, her iki tarafı da idare edecek akıllıca bir pozisyon arayışındalar. S-400’ler mi? O sadece bu büyük, karanlık barda, masanın altında unutulmuş eski bir emanet çanta gibi duruyor işte. Kimse açıp içine bakmak istemiyor, çünkü içinden çıkacak olan şeyin hepimizi havaya uçuracağını herkes biliyor.

Hammur Abi önüme taze bir kadeh bırakıyor. İçindeki sıvı berrak, kokusuz ama geniz yakan cinsten.

"Dünya büyük bir tımarhane Afi," diyor, dışarıdaki o sessiz, hayaletli Rum evlerini işaret ederek. "Biz ise sadece bahçesinde nane yetiştirmeye çalışan, o nane kokusuyla lağım kokusunu bastıracağını sanan delileriz."

Masadaki üç hayali misafirimize bakıyorum. Trump sızmış, Macron bardağındaki sineği kurtarmak için parmağını sokmuş, Zelenskiy ise gözlerini bana dikmiş, sanki cebimden ona yeni bir silah yardımı çıkaracakmışım gibi açgözlülükle bakıyor. Onlara verecek bir kurşunum bile yok, sadece bu sert kelimeler var.

Güneş şimdi Kayaköy’ün tepelerinden iyice yükseldi. Işık, dünyadaki adaletsizliği ve pisliği daha da görünür kılıyor. Entübe edilmiş bir ülkede, eski bir askerin kaleminden dökülen bu satırlar da belki sadece birer yaşam destek ünitesi fısıltısıdır. Ama ne olursa olsun, bu barda hala içecek sert bir şeyler var ve Hammur Abi hala bardağı silmeye devam ediyor. Hayatta kalmanın en karanlık, en felsefi yolu da bu galiba: her şeye rağmen o bardağı temiz tutmak. Efendiler değişir, soytarılar asılır, devletler yıkılır; ama bar tezgahı her zaman kalır. Tarihin ezelinden beli değişmeyen iki şey vardır. Biri ibadethaneler, diğeri meyhaneler…

Hammurabi’nin mekanında…
biraz peynir, biraz dünden kalanlar, birkaç dal geleceğe dair umut….
her gün,
her akşam,
ve hep aynı saatte.
sağlığınıza …
Sevgiyle kalın,sağlıcakla kalın sevgli okurlarım. Keyifli Haftalar dilerim…
 

Yazarın Diğer Yazıları