Psikolog  Saadet ELEVLİ

YALNIZLIK

Psikolog Saadet ELEVLİ

Yalnızlık denince çoğumuzun zihninde boş bir oda, çalmayan bir telefon, eksik bir sandalye belirir. Oysa yalnızlık çoğu zaman sandalyenin boş olması değil, masada otururken kimsenin içimize dokunmamasıdır. Hatta bazen masada herkes vardır ama biz kendimiz yokuzdur.

Yalnızlığı hep dışarıda aradık. “Hayatımda biri olsaydı…”, “Daha çok dostum olsaydı…”, “Beni anlayan bir insan çıksaydı…” dedik. Eksik parçayı hep başka birinin getireceğine inandık. Oysa gözden kaçırdığımız şey şuydu: İçimizdeki eksikliği başkası tamamlayamaz. Çünkü o eksiklik çoğu zaman bir insanın yokluğu değil, kendimizle kuramadığımız ilişkinin yokluğudur.

İnsan kendine yabancılaşabilir. Duygularını küçümseyerek, kendine “abartıyorsun” diyerek, ihtiyaçlarını erteleyerek, kedine “şimdi sırası değil” diyerek, başarısızlıklarını acımasızca eleştirerek, kendine “yine beceremedin” diyerek yabancılaşabilir… 

Zamanla içimizde bir uğultu oluşur. Dışarıdan bakıldığında hayat doludur; iş vardır, sorumluluklar vardır, kalabalıklar vardır… Ama iç dünyamızda ışıklar kısılmıştır. İşte o an yalnızlık, kapıyı çalmaz; çünkü çoktan içeri yerleşmiştir. 

Modern çağın ironisi de burada saklıdır. Parmaklarımız sürekli bir şeye dokunur; ekranlara, klavyelere, fotoğraflara… Ama kalbimiz nadiren bir şeye temas eder. Bildirim sesleri artarken iç sesimiz kısılır. Kalabalık büyüdükçe, temas incelir. Ve biz, “Bu kadar insanın içinde neden bu kadar yalnızım?” diye sorarız.

Çünkü yalnızlık her zaman birinin yokluğu değildir. Bazen kendinle kuramadığın bağda gizlidir. 

Peki kendinle ilişki kurmak ne demektir?

Üzüldüğünde o duygunu yok saymamak, “şu anda üzgünüm ve bu çok insani” diyebilmek demek... Hata yaptığında kendini aşağılamamak “ben de insanım ve hata yapabilirim” diyebilmek, yorulduğunda güçlü görünmeye çalışmamak, “dinlenmeye ihtiyacım var” diyebilmek demek...
Kısacası, kendine şefkat göstermek…

Şefkat, zayıflık değildir. Kendine acımak hiç değildir. Şefkat, “Şu an zorlanıyorum ve bu insani” diyebilmektir. İçindeki çocuğun sesini susturmak yerine onu dinlemektir. Kendine karşı yargıç değil, yoldaş olabilmektir.

İşte o gün bir şey değişir.

Yalnızlık, karanlık bir kuyu olmaktan çıkar. İçine düştüğün bir boşluk değil, içine baktığın bir aynaya dönüşür. Kaçtığın duyguların aslında ne anlatmak istediğini görmeye başlarsın. Sürekli seçtiğin yanlış ilişkilerin hangi korkudan beslendiğini fark edersin. “Kimse beni sevmiyor” cümlesinin altında yatan “Ben sevilmeye değer miyim?” sorusunu duyarsın.

Yalnızlık, eğer onunla oturmayı göze alırsan, sana öğretir.
Neye gerçekten ihtiyacın olduğunu.
Hangi bağların seni büyüttüğünü.
Hangi duvarları incinmemek için ördüğünü.
Çünkü insan bazen incinmemek için kimseyi içeri almaz. Sonra da “Kimse gelmiyor” diye üzülür. Oysa kapının kilidi içeridedir.

Gerçek mesele şudur: Kendinle dost olmadığın sürece, kalabalıklar seni kurtaramaz. Ama kendinle bağ kurduğunda, yalnız kaldığın anlar tehdit olmaktan çıkar. O anlar bir dinlenme alanına dönüşür. İç sesini duyabildiğin, yönünü yeniden ayarlayabildiğin bir iç mekâna…
Belki de yalnızlık sandığımız şey, hayatın bize verdiği kısa bir moladır. Gürültüyü azaltıp hakikati duymamız için. Başkalarının gözünde kim olduğumuzu değil, kendi içimizde kim olduğumuzu fark etmemiz için.
Bu yüzden bir dahaki sefere yalnız hissettiğinizde hemen kaçmayın. Telefonu elinize almadan, bir ekran açmadan, birilerini aramadan önce bir an durun. İçinizdeki sessizliğe kulak verin. Belki de orada düşmanınız değil, sizi büyütmeye çalışan bir öğretmen oturuyordur.
Ve belki de asıl soru şudur: 

Hayatınızda kim eksik değil, içinizde kim eksik?
 

Yazarın Diğer Yazıları