Psikolog  Saadet ELEVLİ

KUSURLARLA BARIŞMAK

Psikolog Saadet ELEVLİ

“Eksikliklerle de yaşamaya değer bir hayat kurabilmek”

Mükemmeliyetçilik çoğu zaman, dışarıdan “başarılı”, içeriden ise sürekli eksik hisseden insanların ortak hikâyesidir. Vitrinde güzel gözükür ancak yakından bakıldığında, çoğu insanın sırtında taşıdığı görünmez bir yüktür.

Mükemmeliyetçi zihin, bir maratonu hiç bitmeyen bir koşuya çevirir. Varış çizgisi sürekli ileri taşınır. İnsan bir an durup “Oldu bu” dediği anda içerden bir ses fısıldar: “Biraz daha iyi olabilirdi.” İşte bu ses, mükemmeliyetçiliğin sesidir.
Birçok kişi mükemmeliyetçiliği yukarı taşıyan bir merdiven sanır. Oysa gerçekte çoğu zaman bir koşu bandına benzer: Ne kadar hızlı koşarsanız koşun, olduğunuz yerde kalırsınız. Terlersiniz, yorulursunuz ama manzara değişmez. Çünkü mesele daha iyi olmak değil, yeterli olamamaktan duyulan kronik korkudur.

Mükemmeliyetçi birey için sorun hata yapmak değildir; hata yaparken görünmektir. Kusur, yalnızca teknik bir eksiklik değil, kişiliğe düşen bir lekedir sanki. Bu yüzden birçok mükemmeliyetçi ya hiç başlamaz ya da başladığını bir türlü bitiremez. Çünkü bitirmek, yargılanma riskini de beraberinde getirir.
Hepimizin içinde bir editör vardır. Sağlıklısı, metni düzeltir; zararlısı, yazarı yok eder. Mükemmeliyetçilikte editör metni değil, yazarın kendisini kırmızı kalemle çizer. En küçük hatayı büyüteçle inceler, başarıyı ise “zaten olması gereken” diye kenara iter.

Bu iç ses susturulamaz. Çünkü çoğu zaman geçmişte işe yaramıştır; eleştirilerek ayakta kalınmış, daha iyisi istenerek kabul görülmüştür. Ama yetişkinlikte bu ses bir rehber olmaktan çıkar, bir gardiyana dönüşür. Sağlıklı olan, bu sesi kovmak değil; onunla araya mesafe koyabilmektir. “Bu ses benim tamamım değil” diyebilmektir.

Mükemmeliyetçi zihnin en büyük yanılgısı kusuru çöküş olarak görmesidir. Oysa kusur çoğu zaman bir çatlak değil, ışığın içeri girdiği yerdir. Japonların kintsugi sanatında kırık bir kap altınla onarılır; kap eski haline dönmez ama daha değerli bir şeye dönüşür. Mükemmeliyetçilik ise kırığı gizlemeye çalışır, altınla onarmaya cesaret edemez.

İyileşme tam da burada başlar: Kusuru saklamak yerine onunla kalabilmekte. Bilinçli olarak “yeterince iyi” olanı yapabilmekte. %70’lik bir işi teslim etmek, kusurlu bir cümleyi göndermek, her şey tamamlanmadan paylaşmak… Bunlar gevşeklik değil, cesarettir. Beyne verilen yeni mesaj şudur: “Eksik kaldım ve hâlâ buradayım.”

Mükemmeliyetçilik, çoğu zaman kaygının kravat takmış hâlidir. Kontrol edersek güvende olacağımızı sanırız. Her ayrıntıyı yönetirsek, eleştiriden korunacağımızı düşünürüz. Oysa kontrol arttıkça hayat daralır. İyileşme, kontrolü tamamen bırakmak değil; kontrol alanını küçültmekle ilgilidir.
Sonucu değil, katkıyı yönetebildiğimizi kabul ettiğimizde bir şey gevşer. Fırtınayı durduramayız ama yelkeni ayarlayabiliriz. Mükemmeliyetçi zihin fırtınayla kavga eder; sağlıklı zihin yönünü belirler.

Mükemmeliyetçi birey dinlenirken bile zihninde çalışır. Çünkü dinlenmek “hak edilmesi gereken” bir lükstür. Ona göre üretmeyen insan değersizleşir. Bu denklem değişmeden tükenmişlik kaçınılmazdır. Dinlenmek bir ödül değil, insani bir ihtiyaçtır. Bunu kabul etmek, tembelleşmek değil; insanlaşmaktır.
Gerçek dönüşüm, şu cümle içselleştiğinde başlar: “Bugün hiçbir şey üretmesem de değerliyim.” Bu cümle söylendiğinde değil, hissedildiğinde işe yarar.

En kritik kırılma noktası mükemmeliyetçiliği kimlik olmaktan çıkarmaktır. “Ben mükemmeliyetçi biriyim” demekle “Bazı alanlarda yüksek standartlarım var” demek arasında dağlar kadar fark vardır. İlki değişmez, ikincisi yönetilebilir.
Mükemmeliyetçilik kimlikten çıktığında kişi dağılmaz; aksine toparlanır. Erteleme azalır, üretim daha sürdürülebilir hâle gelir, ilişkiler daha gerçek olur. Çünkü motivasyon artık korkudan değil, anlamdan beslenir.

Mükemmeliyetçilik çoğu zaman güçten değil, hayatta kalma çabasından doğar. Bu yönüyle düşman değil, eski bir müttefiktir. Ama her müttefik sonsuza dek yanımızda kalmaz. Bazen teşekkür edip yol vermek gerekir.

Kusursuz olmaya çalıştığımızda değil, kusurlu hâlimizle hayatta kalabildiğimizi gördüğümüzde özgürleşiriz. Ve belki de asıl mükemmellik tam olarak budur: Eksik hâliyle de yaşamaya değer bir hayat kurabilmek.
İnsan olmak, kusurlarla var olmaktır.
 

Yazarın Diğer Yazıları