17 Ağustos: İç Mimarlığın Görünmeyen Sorumluluğu
İç Mimar Cansel Yavuz
Bugün 17 Ağustos. Deprem gerçeğini yeniden hatırlıyoruz. Oysa depremi hiç unutmamamız gerekiyor. Ne yapacağımızı biliyoruz: çök-kapan-tutun, deprem çantası, toplanma alanı, acil durum planı… Fakat başımıza gelmediği sürece bunların çoğu kısa sürede gündemimizden çıkıyor. Günlük hayatın telaşına kapılıp unutuyoruz. Ta ki bir sonraki sarsıntıya kadar.
Ben de bugün depremi kendi mesleğim, iç mimarlık açısından düşünmek istiyorum.
Deprem denildiğinde çoğumuzun aklına önce binanın taşıyıcı sistemi geliyor. Bu elbette en temel konu ve mühendisliğin alanı. Ancak binanın içine girdiğimizde başka bir sorumluluk alanıyla karşılaşıyoruz: Yapının içindeki yaşam alanını ne kadar güvenli kurguluyoruz?
İç mimarın işi burada yalnızca estetik kararlarla bitmiyor. Mobilyaların doğru şekilde sabitlenmesi, yüksek ve ağır parçaların doğru konumlandırılması, depolama alanlarının kullanım biçiminin düşünülmesi, tavana veya duvara sabitlenen aydınlatmaların güvenliğinin değerlendirilmesi… Bu detayların projenin en başında ele alınması gerekiyor. Bunlar sonradan düşünülecek ayrıntılar değil; tasarımın kendisinin bir parçası.
Güvenlik yalnızca deprem anında ne yapacağımızla ilgili değil. Deprem sonrasında hareket edebilmek, mekândan çıkabilmek ve yaralanma riskini azaltabilmek için tasarım aşamasında da bazı soruların sorulması gerekiyor.
Örneğin dolaşım alanları. Bir mekânı mobilyalarla düzenlerken yalnızca günlük kullanım rahatlığını değil, beklenmedik bir durumda insanların nasıl hareket edeceğini de gözetmek gerekir. Koridorların daraltılması, çıkışlara ulaşmayı zorlaştıran yerleşimler veya hareket alanlarını gereksiz yere kısıtlayan mobilyalar, normal zamanda fark edilmeyen sorunları kriz anında çok daha kritik hâle getirebilir.
Kaçış planları konusunda da benzer bir durum söz konusu. Çoğu projede kaçış konusu özellikle yangın senaryosu üzerinden ele alınıyor. Oysa deprem sonrasında kullanılacak geçişlerin, kapıların ve dolaşım alanlarının da tasarım sürecinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Burada önemli bir sınırı netleştirmek isterim: Binanın taşıyıcı sistemi, zemin koşulları veya betonarme yapının deprem performansı iç mimarın uzmanlık alanı değildir. Bunlar mühendislik konularıdır. Ancak yapının içindeki mobilyalar, sabitlemeler ve dolaşım alanları konusunda hem iç mimarın hem de kullanıcının alabileceği önemli önlemler vardır.
Meslekte yıllar geçtikçe tasarıma bakışım değişti. Eskiden bir mekânın nasıl göründüğüne daha fazla odaklanırken, zaman içinde o mekânın nasıl kullanılacağını, nasıl yaşanacağını ve beklenmedik durumlarda nasıl davranacağını daha fazla düşünmeye başladım.
Çünkü iyi bir tasarım yalnızca ilk bakışta etkileyici olan tasarım değildir. Kullanıcının ihtiyaçlarını, konforunu, güvenliğini ve mekânla kuracağı ilişkiyi birlikte düşünmek gerekir.
17 Ağustos’un bize hatırlattığı önemli şeylerden biri de budur: Hazırlık, deprem olduğu anda başlamaz.
Bir yapının güvenliği mühendislikten geçer; ancak o yapının içinde oluşturduğumuz yaşam alanının güvenli kullanımı da tasarımın bir parçasıdır. Belki bugün kendimize yalnızca “Deprem anında ne yapacağım?” sorusunu değil, “Yaşadığım mekânı deprem olmadan önce ne kadar doğru hazırladım?” sorusunu da sormalıyız. Çünkü iç mimarlık, yalnızca mekânın nasıl görüneceğine karar vermek değildir. O mekânda yaşayacak insanı ve karşılaşabileceği ihtimalleri de düşünmektir.
Sevgiyle,