İlişkide Yalnızlık: Yan Yana Olup Ayrı Düşmek
Psikolog Saadet ELEVLİ
Yalnızlık denildiğinde çoğumuzun aklına tek başına geçirilen akşamlar, sessiz evler ya da paylaşacak kimsenin olmaması gelir. Oysa modern zamanların en ağır yalnızlık biçimi, bir ilişkinin içindeyken yaşanan yalnızlıktır. Yan yana uyuyup, aynı masada oturup, aynı hayatı paylaşıyor gibi görünüp içten içe ayrı düşmek…
İlişkide yalnızlık, dışarıdan fark edilmesi zor, hatta çoğu zaman inkâr edilen bir duygudur. Çünkü “bir ilişkim var” demek, yalnız olmadığını varsaymak için yeterli kabul edilir. Oysa insan ruhu, fiziksel varlıktan çok duygusal temasa ihtiyaç duyar.
Yan Yana Olmak Yetmez
Birlikte geçirilen zamanın artması, her zaman yakınlığı artırmaz. Aynı evde yaşayan, aynı hayatı paylaşan çiftlerin birbirine yabancılaştığını görmek artık şaşırtıcı değil. Günlük konuşmalar çoğu zaman işlevseldir:
“Yemek hazır mı?”,
“Yarın kaçta çıkacaksın?”,
“Faturayı sen mi ödeyeceksin?”
Bu tür konuşmalar hayatı yürütür ama ilişkiyi beslemez. İlişkiyi besleyen şey; duyguların, kaygıların, kırgınlıkların ve sevinçlerin paylaşılmasıdır. İşte tam da bu noktada, ilişkide yalnızlık başlar. Çünkü kişi anlatır ama karşılık bulamaz, hisseder ama görülmez.
“Sorun Yok” Denilen İlişkilerde Birikenler
İlişkide yalnızlık çoğu zaman büyük kavgalarla değil, küçük sessizliklerle büyür.
Konuşulmayan bir kırgınlık, geçiştirilen bir ihtiyaç, ertelenen bir yüzleşme…
“Büyütmeyeyim”,
“Şimdi zamanı değil”,
“Zaten anlamayacak”
Bu cümleler tekrarlandıkça, kişi kendi iç dünyasında yalnızlaşır. Bir süre sonra ilişki devam ediyor gibi görünse de duygusal bağ zayıflar. Çünkü insan, en çok anlatamadığı yerde yorulur.
Duygusal Temasın Kayboluşu
Psikolojik olarak yalnızlık, bir başkasının varlığıyla değil, duygusal olarak temas edebilme kapasitesiyle ilgilidir. Bir ilişkide taraflardan biri sürekli anlatan, açıklayan, bağ kurmaya çalışan konumdaysa; diğeri ise kaçınan, susan ya da yüzeyde kalan taraftaysa, zamanla bir dengesizlik oluşur.
Bu dengesizlikte anlatan taraf kendini:
Fazla hassas,
Aşırı talepkâr,
Sorun çıkaran biri gibi algılamaya başlayabilir.
Oysa çoğu zaman sorun, kişinin çok şey istemesi değil; temel bir ihtiyacın karşılanmamasıdır: Duygusal olarak görülmek.
Neden Bu Kadar Yaygın?
Modern yaşam ilişkileri de hızlandırdı. Performans, üretkenlik ve bireysellik ön planda. Duygular ise çoğu zaman “zaman kaybı” gibi görülüyor. Ayrıca birçok insan, kendi duygusuyla temas kurmakta zorlandığı için karşısındakinin duygusuna da temas edemiyor.
Duygusal olarak yakın olmak, savunmasız olmayı gerektirir. Savunmasızlık ise çoğu kişi için risklidir. Bu yüzden ilişkilerde mesafe, güvenli bir alan gibi hissedilebilir. Ancak bu güvenli mesafe, zamanla yalnızlığa dönüşür.
“Bu İlişkide Ben Var Mıyım?”
İlişkide yalnız kalan kişiler sıklıkla şu soruyu kendilerine sorar:
“Bu ilişkinin içinde gerçekten ben var mıyım?”
Bu soru, ilişkinin varlığını değil, kişinin kendini ilişkide ne kadar var hissedebildiğini sorgular. Kendi duygularını bastırarak, idare ederek, anlayan taraf olarak ilişkiyi sürdürmek mümkündür; fakat bunun bedeli ağırdır. İçsel bir tükenmişlik ve sessiz bir kopuş başlar.
Ne Yapılabilir?
İlişkide yalnızlık fark edildiğinde atılacak ilk adım, duyguyu küçümsememektir. “Bende bir sorun var” demek yerine, “Bu ilişkide bir ihtiyaç karşılanmıyor olabilir” demek daha sağlıklıdır.
İkinci adım, duyguyu suçlamadan ifade edebilmektir. Suçlayıcı değil, paylaşan bir dil kurmak önemlidir.
“Sen hiç beni dinlemiyorsun” yerine,
“Anlatırken duyulmadığımı hissediyorum” demek gibi.
Ve belki de en zor ama en gerçek adım: Her ilişki, duygusal yakınlığı sürdürebilecek kapasitede olmayabilir. Bunu kabul etmek, bazen yalnızlığı bitirmenin tek yoludur. Çünkü insan, en çok birinin yanında kendini yalnız hissettiğinde incinir.