HAYATIN GÜRÜLTÜDE FISILDADIKLARI
Psikolog Saadet ELEVLİ
Hayat, çoğu zaman bize yüksek sesle konuşmaz. Ne büyük anlarda ne de alkışlı başarıların ortasında asıl derslerini verir. Hayatın gerçek öğretisi, çoğu insanın aceleyle geçtiği ara duraklarda saklıdır: Bekleme salonlarında, yarım kalan cümlelerde, kapatılmamış defterlerde… Gürültünün arasında fısıldar; duymak isteyen için.
İnsan, çoğu zaman hayatı kontrol ettiğini sanır. Planlar yapar, takvimler doldurur, gelecek yılları bugünden biçimlendirmeye çalışır. Oysa hayat, elinde kum saatiyle duran sabırlı bir öğretmen gibidir. Ne kadar sıkı tutarsan, o kadar hızlı akar parmaklarının arasından. Bıraktığında ise akışını sana göre ayarlar. Belki de ilk farkındalık buradadır: Kontrol sandığımız şey, çoğu zaman kaybetme korkusunun zarif bir kılıfıdır.
Hayat bize şunu da öğretir: Her şey bizimle ilgili değildir. Bir kapı yüzümüze kapanır, bir insan uzaklaşır, bir fırsat elimizden kayar. İlk refleksimiz kendimizi suçlamak ya da kaderi sorgulamak olur. Oysa bazı ayrılıklar, kişisel bir reddediş değil; yol ayrımlarının doğal sonucudur. Her tren, her istasyonda durmaz. Bu, yolcunun değersizliğini değil, yönlerin farklılığını anlatır.
İnsan ilişkileri, hayatın en karmaşık aynalarıdır. Başkalarında en çok kızdığımız şeyler, çoğu zaman kendimizde görmekten kaçtıklarımızdır. Hayat, bu aynaları önümüze koyarken nazik davranmaz; bizi olduğumuz gibi gösterir. İşte bu yüzden bazı yüzleşmeler acıtır. Ama acı, öğretici bir duygudur. Dokunduğu yeri yakar ama aynı zamanda iyileştirir. Ateş, hem yok eder hem arındırır.
Zaman, hayatın en büyük metaforudur. Ona karşı ne kadar cimri davranırsak, o kadar savurgan olur. “Sonra yaparım” dediğimiz her şey, zamanın karanlık bir köşesinde unutulmaya terk edilir. Oysa hayat, ertelemeyi sevmez. Yaşanması gereken duyguların, söylenmesi gereken sözlerin ve atılması gereken adımların bir mevsimi vardır. O mevsim geçtiğinde, aynı çiçek bir daha açmaz.
Hayat bize kaybetmeyi de öğretir. Kaybetmek, toplumda hep olumsuz bir kelime olarak anılır. Oysa bazı kayıplar, yüklerden kurtulmaktır. Elimizden giden her şey, bize şunu sorar: “Gerçekten sana ait miydim, yoksa sen mi beni sahiplenmiştin?” Hayat, fazlalıkları eksilterek hafifletir insanı. Hafifleyen insan, yürümeyi öğrenir.
Belki de en önemli farkındalık şudur: Hayat bir yarış değildir. Başkalarının hızına, başarılarına, mutluluk vitrinlerine bakarak yaşanmaz. Herkesin iç saati farklı çalışır. Kimi erken uyanır, kimi geç olgunlaşır. Hayat, acele edeni yorar; kendi ritmini bulanı ise taşır.
Sonunda insan şunu anlar: Hayat, cevaplardan çok sorularla ilgilidir. Doğru soruları sormayı öğrendiğimizde, cevaplar zaten kendiliğinden gelir. Ve hayat, tam da o anda, en sessiz yerinden konuşur.
Duymak isteyen için…