Güneş, Kayaköy’ün o hüzünlü taşlarının üzerine bir cellat satırı gibi inerken, keçilerin genzimizi yakan o keskin kokusuyla uyandım. Ahırın kapısını açtığımda, her sabah olduğu gibi yine o aynı boş bakışlarla karşılaştım. Hayvanlar... Onlar şanslı. Ne dilin kökenini merak ediyorlar ne de adaletin bir burjuva icadı olup olmadığını. Sadece karınlarını doyurmak ve hayatta kalmak istiyorlar. Ama biz insanlar, o lanet olası "bilinç" denilen yükle doğmuşuz bir kere.
Dün gece Hammurabi’nin Mekanı’nda, yani benim şu derme çatma meyhanede, eski bir derginin sayfaları arasında 1971 yılına, Eindhoven’a gittim. Karşımda iki dev adam: Noam Chomsky ve Michel Foucault. Biri masumiyetin ve özün savunucusu, diğeri ise karanlık dehlizlerin, güç ilişkilerinin ve "insan" diye bir şeyin aslında olmadığını iddia eden o kel kafalı dahi.
Etrafa bakıyorum; Kayaköy’ün dar sokakları, turistik eşya satan dükkanlar, betonun altında ezilen tarih... Ve sonra bu iki adamın tartışmasını düşünüyorum. Galilei, 17. yüzyılda "Dünya dönüyor" dediğinde herkesin konforu kaçmıştı. Foucault da benzer bir şeyi yapıyor. Bize "Kültür senin eserin değil evlat, sen kültürün içindeki bir vidasın" diyor. Chomsky ise masaya yumruğunu vurup "Hayır, içimizde bir cevher var" diye diretiyor.
Chomsky’ye bakıyorum; hani o MIT’nin koridorlarında kaybolmuş ama ruhunu satmamış adama. Diyor ki, bir çocuk nasıl olur da üç beş kelime duyup devasa bir dil kurar? Bu çocuk, dünyaya boş bir levha olarak gelmiş olamaz. İçinde, daha doğmadan önce mühürlenmiş bir "şematik düzen" var. Bu, insan doğasıdır. Yani biz, sadece biyolojik birer makine değiliz; yaratıcı birer potansiyeliz. Keçilerimin sesini dinliyorum. Onların da bir dili var elbet ama hiçbiri bana şiir okumuyor ya da "Neden bu ağıldayız Afican?" diye sormuyor. Chomsky haklı olabilir mi? Belki de bizi biz yapan o görünmez, doğuştan gelen zincirlerdir; ama bu zincirler bizi köle değil, insan yapıyor.
Sonra Foucault sahneye çıkıyor. Sigarasından bir nefes çekmiş (ya da çekmiş gibi görünen o vakur duruşuyla) "İnsan doğası" kavramına tükürüyor. Ona göre "insan doğası" dediğimiz şey, 18. yüzyıldan sonra uydurulmuş bir "epistemolojik gösterge." Yani, bilim adamlarının elindeki bir alışveriş listesi. "Hayat" bile diyor Foucault, biyolojinin ihtiyaç duyduğu bir kavramdı sadece. O, sistemin, yani "episteme"nin peşinde. Bizim zihnimizde olup bitenler değil, toplumsal dişlilerin arasında nasıl ezildiğimizdir onun derdi.
Bu tartışma, Kayaköy’ün tozlu yollarında yürümem gibi. Bir yanda doğanın (Chomsky) o saf, değişmez kuralları; diğer yanda insanın (Foucault) kurduğu o karmaşık, baskıcı yapılar. Chomsky yaratıcılığı her çocukta görülen normal bir olay sayarken, Foucault bunun bir "ağ" meselesi olduğunu söylüyor. Bilgi, bir ağdan diğerine geçerken değişir. Bir devrim olduğunda eski bilgi silinmez, sadece maskelenir. Adalet gibi, ahlak gibi...
İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burası: Politika ve Adalet.
Chomsky, bir anarko-sendikalist olarak ideal bir toplum hayal ediyor. Baskının olmadığı, insanın o "yaratıcı özünü" serbest bırakabildiği bir dünya. Adaleti, devletin yasalarından daha üstün, mutlak bir yere koyuyor. "Devlet yasa dışı iş yapıyorsa, ona direnmek yasaldır" diyor. Bu, bir şairin isyanı gibi. Güzel, saf ve belki de biraz naif.
Ama Foucault... O, adaletin o soğuk yüzünü görmüş. "Adalet dediğin şey" diyor, "egemen sınıfın kendi iktidarını haklı çıkarmak için uydurduğu bir maskedir." Proletarya, burjuvaziye karşı savaşıyorsa, bu "haklı" olduğu için değil, gücü ele geçirmek istediği içindir. Adalet, bu kavganın içinde sadece bir piyondur. Üniversiteler, hastaneler, mahkemeler... Hepsi birer maske. Hepsi bizi terbiye etmek, hizaya sokmak için kurulmuş birer disiplin makinesi.
Şimdi, elimdeki şu ucuz şarap kadehini havaya kaldırıp bu iki ihtiyara bakıyorum. Chomsky, savaşa çalışan bir kurumda (MIT) çalışıp Marx’ın British Museum’u kullanması gibi sistemi içeriden çökertmeye çalışıyor. Foucault ise kendi bireysel hayatını bu koca sistemin yanında bir hiç sayıp reddediyor.
Ben Afican, Kayaköy’ün dağlarında keçi gütmeye çalışan o herif... Ben hangisine inanayım?
Chomsky haklıysa, içimde saklı bir yerlerde o "insan doğası" hala duruyor demektir. Yani hala bir umut var. Ama Foucault haklıysa, bu ağıl, bu mahalle, bu şehir ve hatta bu ülke; hepsi üzerimize giydirilmiş, bilincimizi yöneten dev birer hapishane. Adalet dediğimiz şey, güçlü olanın zayıfı döverken attığı o "haklıyım" çığlığından başka bir şey değil.
Güneş batıyor. Kayaköy’ün hayalet evleri kararmaya başladı. Keçileri ağıla sokma vakti geldi. Onlar ne Chomsky’yi tanır ne de Foucault’yu. Ama adaleti benden iyi biliyorlar: Kim yem kovasını tutuyorsa, tanrı odur. Biz insanlar ise sadece bu tanrılara isimler verip, sonra da o isimlerin üzerinden birbirimizi boğazlıyoruz.
Bu haftalık bu kadar, Hammurabi’nin Mekanı’ndan, tozun, terin ve düşüncenin arasından hepinize eyvallah. Chomsky’nin masumiyetiyle kalın ama Foucault’nun o keskin gözlerini de yanınızdan ayırmayın. Çünkü bu dünyada ya sistemi görürsünüz ya da sistem sizi yer.
Gece uzun, kadeh boş. Ama düşünce... O meret hiç bitmiyor.
Sevgiyle kalın,sağlıcakla kalın. Keyifli haftalar dilerim…