Afi Can

Vicdanın Bürokratik İflası

Afi Can

Sabahın ilk ışıkları, Kayaköy'ün terk edilmiş taş evlerinin arasından süzülürken, Fethiye'nin bu hayalet tepelerinde yoğun bir sis sadece görüşü değil, geçmişin bütün utançlarını ve söylenmemiş yalanlarını da örtüyor. Bu manzarada, doğanın çıplak dürüstlüğü ile masamda duran icra kağıtlarının acımasız gerçekliği çarpışıyor. Ocak maaş farkları…  Yatmış. Sistemin, bir cebimizden aldığı beşi, diğer cebimize üç kuruş olarak geri verip "iyilik" yaptığına inandırmaya çalıştığı bir yanılsama. Bu "fark", aslında celladın ipi biraz daha gevşetmesinden başka bir şey değil; nefes almamıza, sonraki hamlesine kadar izin veren kısa bir mola.

Ağıldaki keçilerin o saf, dürüst bakışları altında, "Bir umuttur yaşamak" gibi büyük lafların ne kadar boş olduğunu düşünüyorum. Benim için umut, bu kurak kayalıklarda aç kalan bir keçinin, taşın arasından çıkan bir tutam yeşili bulacağına dair duyduğu o beyhude inattır. Saçmadır, mantıksızdır, ama o inanç olmasa, o hayvan o zorlu tırmanışı yapmaz. Biz yapmıyoruz. Bizim umudumuz, maalesef, bir sonraki dayağa kadar verilen kısa bir moladan ibaret.

Hayat, en büyük dersini her zaman en beklenmedik yerden veriyor: "İnsan kötü günlerin sonunda iki şeyi unutmaz; bir seni iteni, bir de seni tutanı." Bizi uçurumdan aşağı itenlerin çoğu, "ahlak" ve "hukuk", “din” kelimelerini ağızlarından düşürmeyen, şık takım elbiseli, ya da cübbeli sarıklı, cilalı adamlar takımıydı. Onların yüzündeki o kibirli gülümsemeyi unutmak, kişinin kendi yaşadığı ihanete ortak olması demektir. Öte yandan, bizi tutanlar, elleri yağlı, üstü başı mazot kokan, toplumun "ayaktakımı" diye yaftaladığı insanlardı. O elin sıcaklığını unutmak ise vicdanın iflasıdır. Adalet, daima şık giyinenin değil, dürüstçe terleyenin elinde saklı kalmıştır.

Sedat Peker'in dile getirdiği "Gençler, 40 üstü adamlara inanmayın, size bu pisliği biz miras bıraktık" tespiti, trajedimizin en vurucu noktasıdır. Bizim neslimiz, çocuklarına tertemiz bir gökyüzü vaat etti ama onlara beton yığınları ve ödenemez borçlar bıraktı. Dürüstlüğü kitaplarda okuyup, kurnazlığı hayatta felsefe edinen bir kuşağın enkazıyız. Artık gençlerin yüzüne bakacak halimiz yokken, onlara hala "akıl" vermeye çalışmamız, trajedinin en babasıdır. 40 yaş üstü, kendi günahlarını "tecrübe" diye pazarlayan, bu ülkenin sırtındaki ağır bir kamburdur.

Bu terk edilmiş yamaçta, ruhun çıplaklığı kendini hemen belli ederken, aşağıda, "medeni" dediğimiz şehirde işler bir maskeli balo gibi yürür. Bu balonun kıdemli davetlileri, ruhunu sisteme satmış bürokratlar ve sistemin kendisinin yarattığı kabadayılardır.

Victor Hugo’nun Müfettiş Javert karakteri, kanunu ilahlaştırıp adaleti ıskalayan bir zihniyetin simgesidir. Bugün devlet dairelerinde, banka şubelerinde, icra müdürlüklerinde binlerce küçük kravatlı Javert göreceksiniz. Sabah sekiz-akşam beş mesailerinde ruhlarını vestiyere asarak işe başlarlar. Masalarında aile fotoğrafları durur ama karşılarındaki vatandaşın gözündeki yaşı görmezler; onlar için insan yoktur, sadece dosya numarası vardır. En büyük zulümler, kötülük yapmak için değil, "sadece işini yapmak" için hayatları karartan bu ruhsuz memurlar eliyle işlenir. Onların sessiz imzaları, bir kabadayının kurşunundan daha derin yaralar açar.

Bu noktada Yeşilçam'ın kasketli Robin Hood’larını, Yılmaz Güney’in çorak topraklardaki mağrur duruşunu hatırlıyoruz. Halk, kravatlı Javertlerin soğuk kanun kitaplarında bulamadığı adaleti, bu Deli Kadirlerin öfkeli yumruğunda bulmuştur. Sedat Peker’in anlattıkları, bu iki dünyanın; kanuna sığınıp ülkeyi soyan "saygınlar" ile kendi ahlak yasalarıyla racon kesen gayrimeşru alemin çarpışmasıdır. Peker, o kabadayı geleneğinin son temsilcisi gibi bir illüzyon yaratsa da, halkın buna inanmaya ihtiyacı var. Çünkü insanlar, soğuk devlet koridorlarında değil, bir yumruk sesi duyacakları sıcak bir vicdan arayışında üşüyorlar.

Bizim trajediğimiz şudur: Adaleti, ya ruhsuz bir bürokrattan dilenmek zorundayız ya da eli kanlı bir kabadayıdan beklemek. Ortası yok. O sisli bölge, işte bu iki uçurumun arasındaki daracık patikadır. Ben bu patikada yürüyorum. En azından, kravatlı Javertler gibi ruhumu vestiyere asmadım. Deli Kadir kadar cesur muyum? Bilmem. Ama delirebilme ihtimalimi cebimde saklı tutuyorum.

Akşam çökerken, Kayaköy’ün taş evleri kızıla boyanıyor. Burası bir mezarlık değil, terk edilmiş hayatların, yarım kalmış hikayelerin sergilendiği devasa bir ibret tablosu. Yıllar önce sinemanın, ahlakımızın çürümüşlüğünü, binalarımız gibi içimizin demirden, çimentodan çalınmış olduğunu haykırdığı gibi. Yılmaz Güney'in o çaresiz ama gururlu sahnesindeki, "Ayla okula devam etsin, hiç değilse okumuş or*spu olsun" sözündeki çıplak dürüstlük, sistemin insanı getirdiği son noktadır. Erdemin ve namusun karın doyurmadığı bir düzende, bu söz, bir toplumun topyekûn yenilgi belgesidir.

Resmiyette suçlu diye yaftalanan birinin "racon" gereği adaleti sağlaması, halkın bilinçaltındaki Robin Hood özlemini tetikliyor. Biz adaleti, kanun kitaplarının soğuk sayfalarından ziyade, Yılmaz Güney’in o hüzünlü bakışında ya da Deli Kadir’in o öfkeli nârasında arar olduk.

Burası Hammurabi’nin Mekanı. Göze göz, dişe diş derler ama herkesin gözü kör, herkesin dişi dökülmüş. Biz, hırsızlığı "işini bilmek", dürüstlüğü ise "enayilik" olarak pazarlayan bir sirkte başroldeydik. Şimdi o sirk yanıyor. Ve biz, o yangının dumanını soluyoruz.  Hammurabi usulca sesleniryor. Artık kapatıyoruz beyler, önden Marx Weber ile Yılmaz Güney kalkıyor,ardından Sedat Peker ve Cüneyt Arkın. Yine en sona ben kaldım sanırım. Hesap ödemiyorsunuz bu mekanda en çok o yanını seviyorum bu barın. Hammurabi ile vedalaşıyoruz ve Güneş Babadağın ardına gizlenirken ben de evime çekiliyorum. Keçilerimi yemleyip altlarını temizledikten sonra…. Onların kabadayısı ya da devleti  benim nihayetinde adaleti bende arıyorlar değil mi o canlar ?

Keyifli haftalar dilerim. Sevgiyle kalın sağlıcakla kalın….
 

Yazarın Diğer Yazıları