Afican Yazıyor…
Güneş, Kayaköy’ün o ruhu çekilmiş taş evlerinin üzerinden devrilirken, elimde ucuz bir şarap şişesi ve diğer elimde paslı bir değnekle keçilerin peşindeyim. Şarabın tadı sirke gibi, ama bu hayata katlanmak için damağınızın değil, ruhunuzun nasır tutmuş olması gerekir. Keçiler benden akıllı. En azından neden otladıklarını biliyorlar. Ben ise neden burada, bu tozun toprağın içinde, bir zamanlar insanların yaşadığı ama şimdi sadece hayaletlerin fısıldadığı bu vadide olduğumu bazen unutuyorum. Sonra hatırlıyorum: Şehirler, o beton tabutlar beni boğuyordu. Şimdi ise sadece yalnızlık ve Deleuze denilen o Fransızın kafamda kurcaladığı o uğursuz fikirler var.
Başlık insanı iğreti eden türden biliyorum. Ama öyle hepimiz ya eğitiliyoruz ya disipline ediliyoruz. Sanki sirk maymunuyuz. Kim bilir belki de öyleyizdir. Ama şartlandırılmaya olması gerektiği gibi yanıt vermeyen tek hayvan gergedanmış… Öylesine aklıma geldi…
Geçen gün köhne masamda, lambanın titrek ışığında Deleuze’ün o konuşmasını okudum. Adam haklı beyler. Bizim o eski usul disiplin toplumları, yani o gardiyanlı, müdürlü, "otur yerine" diyen sistemler artık antika oldu. Eskiden seni bir odaya kapatırlardı, kapıyı kilitlerlerdi, nerede olduğun belliydi. Hapishane, okul, kışla... Şimdi ise "özgürsün" diyorlar. Kayaköy’ün patikalarında keçilerimi otlatırken kendimi özgür sanıyorum ama cebimdeki o lanet telefon her adımımı sayıyor. Elektronik bir pranga takmamıza gerek kalmadı; prangayı biz kendi rızamızla satın alıp cebimize koyduk.
Deleuze buna "kontrol toplumu" diyor. Yani artık kapatılmıyoruz, ama sürekli takip ediliyoruz. Otoyoldasın, basıyorsun gaza, "Ah ne güzel, uçuyorum" diyorsun ama her santimetren kameralarla, sinyallerle ölçülüyor. Tıpkı benim keçiler gibi. Onlara geniş bir otlak veriyorum, çit yok, ama kulağındaki o sarı küpelerle devlet onları biliyor. Kaç tane doğurdu, kaçı öldü, hangisi hastalıklı... Biz de o sarı küpeli keçileriz artık. Sürekli eğitim diyorlar, yaşam boyu öğrenme diyorlar. Yani diyorlar ki; "Mezara girene kadar senin yakanı bırakmayacağız, hep daha iyi bir köle olman için seni güncelleyeceğiz."
Bilgi dedikleri şey ise tam bir dezenfektan kokusu. İletişim kurduğumuzu sanıyoruz ama aslında sadece emirleri birbirimize paslıyoruz. "Şunu ye, buna inan, şuradan alışveriş yap, şu siyasetçiden nefret et, bu sanatçıyı sev." Bilgi bir kontrol sistemidir, nokta. Polis telsizinden geçen o soğuk anons neyse, sabah televizyonda izlediğin o 'haber' de odur. Sana ne yapman gerektiğini söyleyen, nazikçe paketlenmiş bir emirdir.
Peki, bu pisliğin içinde nasıl nefes alacağız? Şarabın dibini bulurken düşünüyorum. Sanat diyor adam. Ama öyle sergilerde kadeh tokuşturup "Ay ne kadar derin bir fırça darbesi" denilen o süslü saçmalıktan bahsetmiyor. Direnişten bahsediyor. Sanat, eğer gerçekten sanatsa, bilgi vermez. Sana bir şey öğretmez. Sanat, ölüme ve bu kontrol mekanizmalarına karşı çekilmiş bir s*ktirdir.
Malraux demiş ki; "Sanat ölüme direnen tek şeydir." Kayaköy’ün yıkık kilisesine bakıyorum. Kimse kalmamış, taşlar aşınmış ama o duvarlardaki işçilik hala orada duruyor. Zamanı, ölümü ve o dönemin kontrol sistemlerini yenmiş. Bach’ın müziğini düşünün; o notalar sadece ses değil, insanın içindeki o karanlık boşluğa atılmış birer çengeldir. Disiplin altına alınamaz, veriye dönüştürülemez. Bir resim, bir şiir, bir film... Eğer senin içinde o "henüz var olmayan halkın" özlemini uyandırmıyorsa, sadece dekorasyondur.
Ben burada, keçilerin tezek kokusu arasında, o "eksik olan halkı" bekliyorum. Henüz gelmediler. Belki de hiç gelmeyecekler. Ama bu bekleyişin kendisi, o boyun eğmemek, o veriye dönüşmemek bir direniş eylemidir. Akıllı telefonumun ekranını kapatıp cebime tıkıyorum. Gökyüzüne bakıyorum; uyduların göremediği, algoritmalara girmeyen o sonsuz karanlığa.
Kontrol toplumu seni hareket halindeyken yakalar. Durmak, hiçbir yere gitmemek, sadece var olmak en büyük isyandır belki de. Benim keçiler bunu biliyor. Onlar sadece duruyorlar. Bir yere yetişme dertleri yok. Onlar için "sürekli eğitim" yok, sadece ot var, su var ve tepemizde dönen o acımasız güneş var.
Eğer bu yazıyı okuyorsan ve kendini bir kafese hapsedilmiş hissetmiyorsan, bil ki prangan çoktan tenine kaynamıştır. Kendini özgür sanan köleden daha zavallısı yoktur. Şimdi gidin ve o çok sevdiğiniz ekranlarınızda "iletişim" kurmaya devam edin. Ben burada, Hammurabi’nin o tozlu masasında, bir sonraki şişeyi açıp ölüme ve kontrol memurlarına karşı sessizce küfretmeye devam edeceğim.
Çünkü direnmek, sadece yumruk sıkmak değildir; bazen sadece sisteme dahil olmayı reddeden bir melodi mırıldanmaktır.
Keçiler melemeye başladı, gitmem lazım. Hayat kısa, şarap ise hala sirke gibi.